Umut Vakfı Anayasa Uzlaşma Komiyonuna görüş bildirdi
Anayasa konusundaki görüş ve taleplerimizin dinlenmesi konusundaki çağrınıza Umut Vakfı olarak teşekkür ederiz.
Umut Vakfının kuruluş amacı; geleceğin teminatı olan gençlerimize Atatürk'ün izinde önderlik yapacak kişilik ve beceriler kazandırarak, onları ülkemizin gelişmesine yardımcı ve insanlığa yararlı bireyler olarak yetiştirmektir.
Ayrıca kişilere hukukun üstünlüğünü benimsetip, uygulamasında katkıda bulunmalarını sağlamak; önderimiz Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışından yola çıkarak, uyuşmazlıkların çözülmesinde barışçıl yolları seçmeyi yeğletmektir.
Bu bağlamda uzlaşma ve barışı sürdürme ve geliştirme becerilerini bireylere öğretip benimsetmektir.
Umut Vakfı, Türkiye’de ve Dünya üzerinde
• “Hukukun Üstünlüğü” kavramının yaşama geçirilmesini,
• Dünyanın her yerinde “Barış ve Uzlaşma Kültürünün” benimsenmesini,
• Demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin temellerinden biri olan “Yurttaşlık Bilinci” kavramının geliştirilmesini,
amaç olarak kabul etmiştir.
Gençleri, geleceğimizin teminatı olarak görür.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışından yola çıkarak bütün uyuşmazlıkların çözümünde barışı temel alır.
Umut Vakfı olarak amaçlarımızla sınırlı olarak ve şimdilik bu aşamada tespit edebildiğimiz Anayasa hakkındaki görüşlerimizi belirlemeye çalıştık.
1. YURTTAŞLIK GÖREVİMİZ VE CUMHURİYETİN İLKELERİ
Atatürk’ün aydınlattığı yolda insan yaşamının, temel insan hak ve özgürlüklerinin, çağdaş demokrasinin vazgeçilmez değeri sayılarak benimsenmesi, korunup güçlendirilmesi ve demokratik cumhuriyetin geliştirilmesi tüm yurttaşların sorumluluğudur.
Bu anlayışı içerisinde yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi hepimizin anayasal görevidir.
Anayasanın birinci maddesindeki Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile Cumhuriyetin nitelikleri değiştirilemez maddeler olarak kabul edilmelidir.
Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti temel insan hak ve özgürlüklerine dayalı ve insan haklarını koruyan bir devlet olduğu Anayasanın esas temeli olmalıdır.
Bu bağlamda yurttaşların ortak varlığı olan ve nitelikleri Anayasada gösterilen Türkiye Cumhuriyeti; Anayasanın “başlangıç” bölümünde belirlenecek ilkelere bağlı, temel insan hak ve özgürlüklerine dayanan, ulusal, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak kabul edilmelidir.
2. NASIL BİR ANAYASA İSTİYORUZ?
Umut Vakfı olarak; gerçekleştirilmesini umduğumuz Anayasa; “Özgürlükçü, Eşitlikçi, Demokratik ve Sosyal Bir Anayasa” olmalıdır.
Anayasanın “başlangıç” ve “genel esasları” evrensel ilkelere göre düzenlenmelidir.
Başlangıç bölümünde dünya barışına Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının katkıda bulunma ideallerinin yansıtılması önerimizdir.
Yurtta ve dünyada barış düşüncesinin Anadolu uygarlıklarının mirası olduğu ve korunması gerektiği Anayasada vurgulanmalıdır.
Anayasa, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ile ulusal hukuk arasında bir çatışma olduğunda, uluslararası hukukun ve sözleşmelerin “kendiliğinden”, “doğrudan” ve “öncelikle” uygulanmasını, anayasal bir zorunluluk olarak öngörmüştür.
Bu nedenle uluslararası sözleşmelerin üstünlüğü ve doğrudan uygulanabilirliği açıkça ve net olarak vurgulanmalıdır.
Böylece, evrensellik ilkesi gereği olarak; usulüne göre yürürlüğe konulmuş olan uluslararası sözleşmelerin iç hukukumuzda kanun hükmünde olduğu hakkındaki Anayasa kuralının yaşama geçmesi sağlanacağı gibi insan haklarına dayanan hukuk devletinin iç barışa katkısı da gerçekleştirilmiş olur.
İmzalanmış olan uluslararası sözleşmelerin onay kanunlarının kabulü için azami bir süre konulması düşünülmelidir.
Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkesi insan hakları, demokrasi, laiklik ortak paydasında kurulu bir hukuk devleti olduğu kadar sosyal bir hukuk devleti olduğu kabul edilmeli ve bu kabule Anayasada açıkça yer verilmelidir.
Öncelikle küreselleşmenin sosyal haklar üzerindeki olumsuz etkilerinin giderilmesi için yeni anayasada sosyal haklar üzerindeki sınırlandırmaların ve yasakların kaldırılması yeterli değildir. Aksine, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde yer alan sosyal hakların Anayasada yer alması özel bir önem taşımaktadır.
Örneğin AİHM’sinin 24.11.1986 tarihli Gillov.v. U.K kararında konut hakkını, yaşam hakkı, ailenin korunması, insan onuru ve mülkiyet hakkı ile bağlantılı biçimde ele alması önemlidir. Çünkü bu karar, kamu otoritilerine olumlu edim yükümlülüğü getiren ve bireylere devletten talepte bulunma hakkı sağlayan bir yaklaşımın altını çizmektedir. Artık anayasa hakkındaki taslak metinlerde, “demokratik yurttaş girişimleri”, “insanlığın ortak mirasına saygı”, “barış hakkı”, “gelişme hakkı”, “katılma hakkı”, “yeterli besin ve temiz suya ulaşma hakkı” gibi haklara yer verilmektedir. Aslında tüm bu yeni haklara yer verilmesinin nedeni, küresel çevre ve ekonomik sorunların yarattığı sakıncaların giderilebilmesi ve insanların korunması içindir.
Bu yüzden “sosyal, ekonomik ve kültürel haklar” anayasada yer almalıdır.
Amaç, Anayasa ile “sosyal yardım devleti” yaratmak değil, aksine sosyal hakların tanındığı, anayasada hak olarak yer aldığı ve bu hakların yerine getirilmesinde devletin yükümlü olduğu bir anayasal düzen kurulmasıdır.
Bu nedenlerle, sosyal haklara duyarlı olunan bir farkındalık yaratmanın ve sosyal hakların Anayasada nitelikleri itibariyle yer almasını sağlamanın, gerekli olduğuna inanıyoruz.
3. İNSAN ONURU KORUNMALIDIR
Anayasada, “insan onurun korunması ve asla çiğnenmemesi” ilkesi temel insan hak ve özgürlüğü olarak yer almalıdır.
İnsan onuruna dokunulamaz. İnsan onurunun korunması ve saygı gösterilmesi temel ilkedir.
Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin tümü, “insan onuru” temelinde “özgürlük-hak-eşitlik” kavramlarıyla birlikte yeniden değerlendirilmelidir.
Temel insan hak ve özgürlüklerinin belirlenmesinde geçirdiğimiz deneyimler de dikkate alındığında uluslararası sözleşmeler ve ölçütler bu değerlendirmede dikkate alınmalıdır.
Temel insan hak ve özgürlükleri, anayasada hukuk ve toplum diyalektiği ve etkileşimi içinde yer almalı ve geleceğe dönük yeni hakları, mevcut ve tanınmış olanlara dâhil etme yolu da açık tutulmalıdır.
Kişi hak ve özgürlüklerini oluşturan hakların korunmasında devletin müdahalesi sınırlandırılmalıdır.
Ama aynı zamanda hakların korunmasında devletin ve kamu makamlarının yükümlülüklerini yerine getirmesi şartı açıkça Anayasada yer almalıdır.
Devlet tarafından özel kişi ve gruplar arası ilişkilerde de, devletin yükümlülüğü vardır. O nedenle hak ihlallerinin önlenmesinde sadece yurttaş-devlet değil, kişiler-gruplar, kişiler-kurumlar, kişiler-çevre, kişiler-iktisadî faaliyetler gibi düzenlemelerde de insan hakları ihlâllerinin önlemesinin gerekli olduğu benimsenmeli ve kabul edilmelidir.
Temel hak ve özgürlükler, yalnızca ilgili maddelerinde belirtilen neden ve amaçların haklı ve zorunlu kıldığı ölçüde, Anayasanın ruhuna uygun olarak ve ancak kanunla sınırlandırılabilir haklar olarak Anayasada yer almalıdır.
Anayasada “nedene bağlılık ilkesi” gereğince her özgürlük için belirlenen ve gerektiğinde her özgürlük için tek tek sayılan “özel sınırlama nedenleri” dışında, kanunla Anayasada sayılan sınırlandırma nedenleri dışında başkaca bir sınırlandırma nedeni yaratılamayacağı ilkesi benimsenmelidir.
Bir başka deyişle; Anayasada, özgürlüklerin sınırlandırma nedenleri sayılarak saptandıktan sonra kanun ile sadece sayılan sınırlandırma nedenleri somutlaştırılabilir.
Sınırlandırmalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz; hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz.
Sınırlandırma nedenlerinin yorumunda temel insan hak ve özgürlüklerinde uluslararası sözleşmelerle kurulmuş olan uluslararası yargı organlarının kararları dikkate alınmalıdır.
4. İNSAN HAKLARINI KORUMA MEKANİZMALARI VE EŞİTLİK
İnsan haklarının güvencelerinin neler olduğu, hak ihlalinde başvuru yolları ve insan haklarını koruyucu kurumlar Anayasada açıkça ve net biçimde gösterilmeli ve bu düzenlemeye uygun olarak uluslararası koruma sistemlerine de yollama yapılmalıdır.
İnsan haklarının koruma mekanizmaları Anayasada yer almalı ve insan haklarının güvence altına alındığı bir yapılandırma hedeflenmelidir.
Herkes, soy, renk, cinsiyet, dil, din, mezhep, siyasal düşünce, felsefi inanç ve benzer nedenlerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Eşitlik ilkesi, fiili (maddi/gerçek) eşitlik esas alınarak düzenlenmelidir. Fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinde başvurulan yöntem; olumlu (pozitif) ayrımcılık olmalıdır.
Anayasa’da, kadınların gerçek eşitliğinin sağlanması için, “olumlu ayrımcılık” ilkesi açıkça yazılmalıdır. Ayrımcı düzenleme ve uygulamalara yol açan “cinsel yönelim, cinsel kimlik, aile sorumlulukları, medenî durum, yaş, engelli olma” gibi yeni nedenler, ayrımcılık yasakları arasında sayılmalıdır.
Devlet, eşitliği bütün dezavantajlı gruplar için siyasal, sosyal ve iktisadi yönleri ile her alanda gerçekleştirmek amacıyla özel ve olumlu önlemler almakla yükümlü kılınmalıdır.
Eşitlik ilkesinin Anayasada yeniden düzenlenmesinde, “hiçbir gelenek, görenek, din ve ideolojinin, hiç kimsenin aşağılanmasını ya da fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne zarar veren eylemlerin yapılmasını haklı göstermeyeceği” anlamında bir ibarenin önerilmektedir.
5. YAŞAM HAKKI KORUNMALIDIR
ANAYASADA SİLAH KULLANMA HAKKI OLMAMALIDIR
Yaşama hakkının dokunulmazlığı ve beden bütünlüğünün korunması özellikle güçlendirilmeli ve pekiştirilmelidir.
Yaşama hakkı: beden bütünlüğü; işkence, eziyet, insan onuruna aykırı ceza ve muamele yasağı; kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkıyla bir arada düzenlemelidir.
Bunlar, ayrı haklar olarak hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile uyumlu olarak yeniden düzenlenmelidir.
Sözleşmeye uyum bakımından “yaşama hakkı” yeniden ele alınmalıdır.
Yaşama hakkını düzenleyen Anayasanın 17. maddesinde bazı sınırlı hallerde silah kullanma yetkisi yer almaktadır.
Anayasanın 17 maddesinin son fıkrasında “sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde yetkili merciinin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılması” hali güç kullanmayı meşru kılan neden olarak sayılmıştır.
Ancak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 2. maddesinde, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması hali, güç kullanmayı meşru kılan nedenlerden biri olarak sayılmamaktadır.
İHAS 2. maddesinde “kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi” halinde güç kullanmaktan söz edilmiştir. Düzenlemede “silah” kullanımından bahsedilmemiştir.
Dolayısıyla İHAS sadece silah kullanma için sınırlama getirmediği gibi, bütün güç kullanım türlerini kapsayacak ölçüde ve koşullar ne olursa olsun, güç kullanımında orantılılık esasını benimsemiştir.
Sözleşmede sayılan haller,
a) yasadışı şiddete karşı kişinin korunması,
b) başkalarının yaşamlarına yönelik doğrudan tehlike oluşturma nedeniyle verilmiş hukuka uygun tutuklamayı yerine getirmek veya hukuka uygun olarak tutulmuş kişinin kaçmasının önlenmesi ve
c) ayaklanma veya isyanı hukuka uygun olarak bastırmaktan ibarettir.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde güç kullanımının ancak “mutlak olarak zorunlu” hallerde mümkün olduğu kabul edilmiştir. Bu düzenlemeden anlaşılması gereken ise; güç kullanımının ölçülü ve orantılı olmasını gerektirmektedir.
Anayasa’nın 17 maddesinin son fıkrasında ise “kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda” silah kullanmasından söz edilmektedir.
Bu ifade tarzı, bazı belirsizlikler yaratmaya da elverişlidir. Öncelikle “zorunluluğun tespiti” kanuna ve dolayısıyla kanun koyucunun takdirine bırakılmış gibi bir anlam çıkmaktadır.
Bu nedenle Anayasadaki yeni düzenlemede bu ifade tarzının değiştirilmesi ve “silah” kavramının madde düzenlemesinde yer almaması önerilmektedir.
Olağanüstü hallerde veya sıkıyönetim seferberlik, savaş durumlarında temel hak ve özgürlüklerin kullanılması, uluslar arası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklere uygun olarak ve ancak durumun gerektirdiği ölçüde daraltılabilir veya askıya alınır. Bu hallerde dahi bütün işlem ve uygulamalara karşı yargı yolu kapatılamaz. Savaş hukukuna uygun fiiller sonucunda meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşam hakkında, maddi ve manevi varlığının bütününe dokunulamaz.
6. KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ, GÜVENLİĞİ ve BARIŞ İÇİN SİLAHSIZLANMA HAKKI
Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği, gözaltına alınma, tutuklanmaya maruz kalma nedenleriyle özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin hakları İHAS ve İHAM kararları doğrultusunda gözden geçirilmeli ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi hükümleri gözetilerek yeniden düzenlenmelidir.
Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese, insani biçimde ve her insanın doğuştan sahip olduğu onuruna saygı gösterilerek muamelede bulunulması temel ilke kabul edilmelidir.
Anayasalarda kamu düzeni, özgürlükleri kısıtlama veya sınırlandırma nedeni olarak gösterilir. Diğer yandan kamu düzeni, güvenliktir. Halkın olağan ve günlük yaşayışını tehlikeye düşüren davranışlar veya etkenler kamu güvenliğini bozabilir. Bunlar insanlardan veya topluluklardan kaynaklanan eylemler olabilir.
Yeryüzünde 875 milyondan fazla ateşli silah vardır ve bunların %75’i sivillerin elindedir. Bunun %29’una denk düşen 253 milyonu yolcu-nakil araçlarında bulunmaktadır. Bu silahlarla yılda 500 bin insan öldürülmektedir. 92 ülkede faal 1250 imalatçı her yıl 8 milyon adet yeni silah üretmektedir. Buna ek olarak 10-15 milyon kadar cephanelik (mermi, vs.) üretilmektedir. Dünyada her kişinin ortalama (birer değil) ikişer mermi sıktığı anlaşılmaktadır. Her yıl dünyada en az 1 milyon ateşli silah ya kaybolmakta ya da çalınmaktadır. Silahlı şiddetin küresel etkisi tüm devletleri kişi güvenliği için tedbirler almaya zorlamaktadır ve zorlamalıdır.
Umut Vakfı olarak yapılan çalışmalarda ortaya çıkan bu sonuçlara göre Türkiye’de kişilerin güven sorunu, aslında güvensizlik yaratmaktadır.
Bireysel silahlanma bu nedenle karşımıza bir uygarlık sorunu olarak çıkmaktadır. Aslında “silahlanma” sorunu sivilleşme ve insan hakları sorunu olduğu kadar kişilerin güvenlik sorunudur. Barış, refah, istikrar kısacası bir kalkınma sorunu olarak kabul edilmelidir.
Güvenlik denilince, yaşam hakkı temelinde kişi güvenliği olarak düşünülebilir. Ama sosyal hakların gelişimi ile devletin bu hakları korumak ve yerine getirmek için görevli olduğu kabul edilmelidir.
Devletin ödevi, 1961 Anayasa’sının 10. maddesinde şöyle yazılıdır: “Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar” (f.2).
Dolayısıyla barış hakkının kurucu öğesi aslında güvenliktir. Barış hakkı insan hakkı olarak ele alınmalıdır. İçerik olarak “güvenlik hakkı”, “silahsızlanma hakkı” ve “savaşa karşı çıkma” hakkı olarak üç ayrı öğeden oluşur.
Güvenlik hakkı, geniş anlamıyla ülke içinde veya devletlerarası alanda savaşlardan korunma anlamına gelir ve enerji ve çevre güvenliğini de kapsar. Devletler anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmelidir. Dünyanın nükleer silahlardan arındırılması da çözülmesi gereken uyuşmazlıklardandır.
Öte yandan, ülke içinde şiddet eylemlerinden korunma anlamında güvenlik hakkı ise, ülke içinde iç barışın sağlanması demektir. Herkesin barışa karşı tehlike oluşturan insan haklarını sistematik, yığınsal ve apaçık ihlallerine tek başına ya da toplu olarak karşı koyma hakkına sahip olması demektir.
İç barışın sağlanmasında, insanlar için “silahsızlanmanın” zorunlu olduğu ve güvenlik için “silahsızlanma hakkının” aslında barış hakkı olduğu, işte bu yüzden de; bireysel silahlanmaya karşı çıkmanın da ne kadar zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.
Günümüzde bireylerin birbirlerine karşı nefret söylemi ve/veya güvenlik kaygısı nedeniyle silahlanması, bireysel silahlanma anlamına gelmektedir.
Bireysel silahlanmanın dramatik sonuçlarından dolayı;
o Devletin silah üretimine sınır ve denetim getirmesi
o Silah transferlerini şeffaf raporlarla kayıt altına alması,
o Silaha erişimin zorlaştırılması,
o Bireysel silahsızlanma eğitim programlarının hayata geçirilmesi ve
o Silahlanma-şiddet kültürü arasındaki kısır döngünün kırılması yoluyla
Devletlerin “sürdürülebilir silahsızlanma” politikasını yürütmek görevi olmalıdır. Çünkü fert huzuru(nun) / kişi güvenliği(nin) sağlanması görevi 1961 Anayasasının 10. maddesinde ifade edildiği gibi, devletin yükümlülüğüdür.
Bu nedenlerle sürdürülebilir silahsızlanma politikasının Anayasada yer alması önerimizdir.
Umut Vakfı olarak isteğimiz; “barış hakkı” / “silahsızlanma hakkı” anayasal bir ilkeye dönüştürülmelidir.
7. DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
Düşünce özgürlüğü ve ifadesi, demokratik bir toplumun vazgeçilmez insan hakkı olarak güvenceye kavuşturulmalıdır. Zira bu hak, insan haklarının omurgasıdır.
Herkesin müdahaleye maruz kalmaksızın görüş sahibi olma hakkının var olduğu Anayasada yer almalıdır.
Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahip olacaktır. Bu hak, ülke sınırları dikkate alınmaksızın ister sözlü, yazılı ya da basılı ya da sanatsal formda olsun, isterse de kişinin kendi seçtiği herhangi bir başka araçla olsun, her türlü bilginin ve fikirlerin araştırılması, edinilmesi ve ayılması, iletilmesi özgürlüğünü de içermelidir.
Bu hakların kullanılması beraberinde özel ödevleri ve sorumlulukları getirir. Dolayısıyla bu hakların kullanılması, belli sınırlandırmalara tabu tutulabilir. Ancak bu kayıtlama ve/veya sınırlandırmalar sadece kanunla öngörülen,
a) Başkalarının haklarına ve şöhretine saygı gösterilmesi,
b) Ulusal güvenliğin ya da kamu düzeninin yahut genel sağlık veya genel ahlakın korunması için gerekli görülen türde kayıtlamalar olmalıdır.
Dolayısıyla özgürlük genel bir ilkedir, sınırlandırılması ise istisnadır.
Bu bağlamda yeni anayasanın düşünce ve ifadesine ilişkin düzenlemelerinde, hakkın etkili bir biçimde kullanılması ile bağdaşmayan sınırlama nedenlerine, özellikle “düşünce suçu” yaratmaya yol açacak hükümlere yer verilmemelidir.
Anayasanın 26 ıncı ve 27 inci maddelerinde düzenlenmiş olan düşünce ve kanaat özgürlüğü ile düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, bu yaklaşım içinde ve yukarıda sayılan sınırlandırmalarla sınırlı olarak yeniden düzenlenmelidir.
Anayasada her türlü savaş propagandasının kanunla yasaklanması gerektiği yer almalıdır.
Anayasada ayrımcılığı, düşmanlığı yahut şiddeti kışkırtan herhangi bir ulusal, ırksal ya da dinsel nefret savuculuğunun kanunla yasaklanacağı konusunda hüküm konulmalıdır.
Anayasanın 28 inci maddesinde düzenlenmiş olan “basın özgürlüğü” hakkındaki düzenlemede “basın hürdür, sansür edilemez” ilkesi ile basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak tedbirleri almakla görevli olanın devlet olduğu ilkesi korunmalıdır.
Anayasanın, 28 inci maddesinde basın özgürlüğü aleyhine kanun çıkarılamayacağı konusunda bir düzenleme yapılması önerilmektedir. Maddenin “Basın özgürdür, bu özgürlük aleyhine kanun yapılamaz” şeklinde düzenlenmesi düşünülmelidir.
Anayasanın 28 inci maddesinde yer alan yedi ayrı sınırlandırma ölçütünden vazgeçilmelidir.
Kanunla düşünce, haber ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik şartlar koyulmamalıdır. Yürürlükte bulunan Anayasada var olan benzer hükümler korunmalıdır.
Radyo ve Televizyon yayınları dışında, yayın hakkı önceden izin alma koşuluna bağlanmamalıdır.
Çoğulculuk, tarafsız yayın ve nesnellik ilkeleri Anayasa’da öngörülebilir. Ancak bu konudaki düzenleyici esaslar kanuna bırakılmalıdır. Düzenlemede, halkın doğru haber alması, farklı görüş ve düşüncelere özgürce ulaşması, kamuoyunun serbestçe oluşumunu sağlayıcı önlemler belirleyici olmalıdır.
Bu özgürlükler ancak, insan onuruna ve haklarına karşı saygısızlık, savaş propagandası ve şiddet eylemlerini kışkırtma, insanlığa karşı suçlar, ayrımcılık, düşmanlık ve ırkçı veya dinsel nefret duygularının kışkırtılması nedenleriyle sınırlanabilir.
Basın özgürlüğünün sınırlanması ölçütleri içinde milli savunmanın gizliliği, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması, suça teşvikin önlenmesi ve yargı görevinin yerine getirilmesini sağlamak gibi sınırlandırma nedenleriyle yetinilmelidir.
Anayasada, yayım yasağı konulmasının yasak olduğuna dair hüküm konulmalıdır. Yargılama görevinin amacına uygun yerine getirilmesi için ve devam eden bir davada hâkim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere yayım yasağı konamaz.
8. BİLGİ EDİNME HAKKI, ÖZEL HAYAT VE KİŞİSEL VERİLER
Bilgi edinme hakkı Anayasada tek başına bir hak olarak düzenlenmelidir. Her yurttaş devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin işlemleri ve eylemleri hakkında bilgi edinme hakkına sahip olmalı ve bu hak kanunla düzenlenmelidir.
Toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla oluşturulan barışçıl yurttaş girişimlerinin Anayasal hakları kullanmaları ve güvencelerinden yararlanmaları sağlanmalı ve bu yararlanma hakkının kanunla düzenlenmesi kabul edilmelidir.
Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkındaki hüküm yeniden düzenlenmeli ve mahkeme kararı olmaksızın hiç kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamamalı ve el konulmalıdır.
Herkesin kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu Anayasanın 20 maddesinde düzenlenen “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlığı altında düzenlenmiştir.
Ancak kişisel verilerin korunması yerine, herkesin kişisel verilerinin gizliliğinin korunması hakkına sahip olduğu konusunda düzenleme yapılmalıdır.
Kişisel verilerin gizliliğini isteme hakkı yanında, bu verilere erişimde veya bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsayacak biçimde madde düzenlenmelidir.
Saygılarımızla
UMUT VAKFI





