Ana içeriğe atla
Image
stgm
Share
Bu yazı, Sivil Sesler Festivali'nde kendine has militan bir neşenin, bir korsan alanın hikayesi... Örgütlerin kendini anlattığı bu alandan bize kalanlar neler, buradan öğrendiklerimizi nasıl değerlendirebiliriz? Bu yazı birlikte düşünmek için yazıldı.

Kusurlu bir son kale: Korsan Alanlar

5 - 6 Haziran 2026’da Ankara Esat Hal’da düzenlenen Sivil Sesler Festivali’nde ‘Korsan Alan’daki kolaylaştırıcı deneyimim üzerine bu yazıyı kaleme almak istedim.

Çünkü, sivil alanda içinde bulunduğumuz karmaşaya, çıldırmadan nasıl göğüs gerebileceğimizi daha çok ‘korsan alanlar’ yaratarak bulabileceğimizi düşünüyorum. Ve elbette korsan işler yapmaya gözüpek olan birey ve örgütlere! Bu ‘destur’un ardında, festival içerisinde sadece birilerinin kendini ifade etme ihtiyacı yatmıyor. Hayır. Bunun ardında çok daha fena, çok daha derin, çok daha zor bir ihtiyaç yatıyor.

Aslında bu, moderniteyi son yolculuğuna uğurlamaya dair muzip bir göz kırpış. Yazar Vanessa de Oliveira Andreotti’nin teorisine şimdilik tatlı bir selam gönderip ayrıntıları sonraya saklıyorum. Öncesinde biz orada ne yaşadık onu anlatayım!

Image
Kanepeye oturmuş iki kadın söyleşi yapıyor, aralarında küçük bir masa var.

Festival içerisindeki korsan alan, adı üstünde korsan etkinlikler için tasarlanmış bir alandı. Bir kanepeye rengarenk armut koltuklar ve bir mikrofon eşlik ediyordu. Özellikle ilk gün, alanın ritmi hiç durmadı diyebilirim. Alan içinde parıltılı dünyaların arkasında görünmez kılınan oyuncuların ve set işçilerinin hak mücadelesini anlatmaktan, masmavi bir örtü üzerinde şarkılar eşliğinde nakış işleyerek alanda iz bırakan mini bir kadın topluluğuna kadar rengarenk bir dayanışma sahnesi korsan alanda vücut buldu. Meme kanseri farkındalığı için birlikte alınan nefes atölyesi, herkesin trafikte ayrı dertlendiği kuryelerin kendi yaşadıklarına dair söyleşi ve kolektif bir mini ritim atölyesini tatlı tatlı örneklendirebilirim. Günün sonunda, birbirini hiç tanımayan örgütlerin, bir anlığına bile olsa temas etmesini sağladı korsan alan. 200’e yakın aktif katılımın olduğu korsan alan esnekti, mükemmelliyetçilikten azade bir şekilde eğlenceli ve deneyim odaklıydı. Kendine has militan bir neşesi vardı. Pek çok açıdan düşündürücüydü. Yağmur su demeden pek çok kişi orada kalmayı tercih etti. Her şeyden önemlisi özgür, durup dinlenecek nefes aldıracak ve etkileşimin mümkün olduğu organik bir ilişkilenme sunuyordu. Bu vesileyle başka türlü  bir örgütlenme deneyimi kendiliğinden gerçekleşmiş oldu. Şöyle ki..Bir ‘korsan’ çember açıldı, bir ‘korsan’ çember kapandı. Ardından bir başkası. Program tam o an, o esnada spontan olarak belli oldu. Ben de kendi ‘korsan şapkamla’ özellikle de ilk gün, gücüm yettiği kadar bu biricik alanı tutmaya gerçekten gayret gösterdim. Nitekim korsan alanın mottosu da şöyleydi: Korsan alan, gerçek bir ciddiyet ister.

Image
Turuncu duvarda, el yazısı ve göz çizimi olan kahverengi bir kağıt asılı.

Korsan alan, gerçek bir ciddiyet ister

Clown tiyatrocularından ilham alarak ortaya koyduğumuz bu motto (play is a serious business), korsan alanın pratik olarak hayat bulduğu Esat Hal’de gerçek bir ciddiyetle oyununu oynadı. Bu ciddiyet, köklerini Jacques Lecoq’un oyun (Le Jeu) kavramından alıyor. Lecoq ekolünde oyun, mutlak bir disiplin, kusursuz bir zamanlama ve samimi bir kırılganlık gerektirir. Ve ben uzun zamandır tatmadığım bir duyguyu tattım: Tatmin duygusu! 

Topu topu iki gün süren  Sivil Sesler Festivali'nde yer alan “korsan alanın” bana bu kadar iyi gelmesine gerçekten şaşırdım.
Bir zamanlar, bir avukat olarak Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar üzerine saatlerce kafa yorarken, analizler yaparken ve gerekçelendirmeler üzerinden savunmalarımızı diğer avukatlarla birlikte büyük bir azimle hazırlarken bu tatmini alırdım. İhtilaf olarak görülen hukuki gerekçelerin altını doldurmak için, Anayasa’daki içtihatta yazılanları bir nevi "son kale" olarak referans göstermekten çekinmezdik. Kendi adıma, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını adeta bir sigorta misali gördüğümüz, bizlere daha güvenli limanlar bahşeden bir Türkiye içinde avukat olarak çalışmanın anlamlı olduğu günlerimiz vardı. Sanırım en son 2015 yılında bu şekilde çalışma şansını tatmışım.

Sonrasında bu güvenli alanı bir şekilde kendi adıma yitirdim. Buradan çıkış yok düşüncesi ile, yurt dışına giden pek çok insandan biri oldum. İnsan kendi ülkesinden uzak olduğunda, hele ki Berlin gibi post-travmatik bir şehirde hayatını yeniden kurduğunda, tüm o yetişkin, yabancı ve yalnız halleriyle alt kültürlerin sığınağına muhtaç kalıyor. Hatta, onlara tutunarak yeniden var olmaya çalışıyor. Bu kendiliğindenliğin içinde, kalıpları yıkan ve biraz avangart bir duruşla yıkılan değerlerin üzerine yeni bir inşa etme süreci başlıyor. Bunun mümkün olduğunu bir kere gördükten sonra, kişinin kendi yazdığı hayat öyküsü, çalışma biçimi ve ilişkilenmeleri üzerinden her türlü ezberi bozma olasılığı görünür oluyor. Korsanlık, işte tam burada başlıyor. Bu imkanları var etme çabasını, tüm zorluklara rağmen, korsan bir yerde olsa bile yapma cüretinden. Nitekim, benim için dünün son kalesi olan ‘Anayasa Mahkemesi’nin yerini artık, sesini duyurabilen sivil toplum örgütleri aldığı için, Türkiye’ye döndüğümde bu kale için hukuk uzmanı olarak çalışmak başka bir anlam kazanıyor.

Şimdi anlatmak istediğim konuya geri dönüyorum. Eğitimci ve yazar Vanessa de Oliveira Andreotti’nin modernliği son yolculuğuna uğurladığını söyleyen teorisine baktığımızda, kendimizi bir dünyanın batışında, bilmediğimiz bir diğerinin ise henüz doğmadığı o tekinsiz boşlukta buluyoruz.Modernitenin ve onun kurumsal anlatılarının çöküşünü "Modernite Evini Misafir Etmek (Hospicing Modernity)" kavramıyla açıklayan Andreotti’ye göre kabaca ‘modernite’, insanı doğadan ayıran temeller üzerine kurulu, ulus-devlet ve ilerleme mitleriyle örülmüş, küresel kapitalizmin çatısı altında yaşayan devasa bir ev. İşte bugünlerde o ev, çatısından temeline kadar çatırdıyor, çöküyor.

Andreotti’nin sorduğu o can alıcı soru, benim de tam da sivil sesler festivali sonrası, korsan alana dair sorduğum önemli bir soruyu içinde barındırıyor: “Sistemik, ekolojik ve psikolojik bir çöküş yaşanırken dışımızdaki bir şeyin ölümüne değil, içimizde adeta kompost edilmesi yani çürütülüp dönüştürülmesi gereken bir şeye tanıklık ediyoruz. Peki, tepeden tırnağa şiddetle örülmüş bu eski ev yıkılırken, bizler o yıkımın ve yeni bir şeylerin doğuşunun ‘ölüm ve doğum ebeleri’ olmayı nasıl başaracağız?”*

Geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, 2015 yılına kadar Andreotti’nin bahsettiği o "Modernite Evi"nin korunaklı katlarında, kuralların işlediğine, rasyonel bir düzen içinde planların ve hukukun bizi kurtaracağına gönülden inanıyordum. Elbette hukukun yeri geldiğinde bizleri koruduğuna hala inanıyorum ancak şu anki ‘evin çöküşü’, Andreotti’nin söyleşisinde ifade ettiği üzere “kaynaklara veya haklara erişememek" değil, bizzat o düzeni korumakla yükümlü yapıların kendisinin yıkıcı unsura dönüşmesi üzerinden kendini gösteriyor. Üstelik bunu, artık saklayarak bile yapmıyor! İşte bu sebeple, metaforik olarak ‘korsan alanların’ kendine has bir gücü ortaya çıkıveriyor. Bu gücü toprağın altında kendiliğinden beliren mantar ağlarına benzetmek mümkün.

Şöyle ki: Andreotti, her şeyi kontrol altında tuttuğunu sanan o eski akıl yerine, toprağın altında birbirine bağlanan, yönünü sezgileriyle bulan ve diğer canlılarla ortak bir zeka kuran "miselyum (mantar ağı) ajansı"ndan bahsediyor. Berlin’in alt kültür gruplarında yaşadığım belki de buydu: Bir nevi avukat cüssesini çıkarmak, göçmen deneyimi ile bir nevi yeri öpmek, belirsizliğin ve yabancılığın acısıyla yüzleşirken benim gibi olanlarla dipten dibe yeniden bağlanmak. Bunu şu anki sivil alanda yaşadığı türlü zorluklara rağmen kendisini var etmek için çalışan sivil alandaki örgütlerin ilişkilenmeleri için de söylemek mümkün. Nitekim, ne tatlı bir tesadüftür ki, festival esnasındaki korsan alan mühürümüz de mantar şeklindeydi: )

Image
Renkli bileklik takılı kolda kırmızı mühür damgası.

Geniş anlamda korsan alanları okuduğumuz zaman, yıkılan bir evin içinde eski kurallarla hayatta kalmaya çalışmak veya tepeden tırnağa kusursuz yeni bir ideoloji dayatmak artık temel meselemiz olmamalı. O yıkımı ve acıyı olgunlukla göğüsleyip, hiyerarşilerden uzak, belirsizliğin ortasında yeni ve 'miselyumvari' mantar ağı alanlar açmak ise temel meselerimizden biri olabilir. Ne geçmişin nostaljisine sığınmak ne de geleceğin sahte umutlarıyla kendimizi uyutmak. Sadece anın getirdiği ayrıntılarla, kendi gerçekliğimizdeki zemini esas alarak oyunumuzu samimi bir yerden oynamak. Esat Hal’deki** ‘Korsan Alan' da bana ilginç bir yerden işte bunu gösterdi. 
Sistemin dayattığı büyük kuralların ve bu kadar zalimce katı kalıpların bittiği yerde, bizler kendi dünyamızı, kusurlu bir son kale olan korsan alanlarda farklı örgütlenme deneyimleri yaşayabiliriz. Konuları özgürce ifade edebildiğimiz ve kendi dertlerimizi yeniden dokuyabildiğimiz güvenli alanlar üzerinden kırılganlıklarımızı açabiliriz. Bu şekilde başkalarıyla temas ederek, doğru eyleme geçme kararlarını verebiliriz. Çünkü biliyoruz ki, eski ev tamamen yıkıldığında bizi kurtaracak olan şey saygın unvanlarımız değil, aşağıda, ‘korsan alanlarda’ kurduğumuz o görünmez, kendiliğinden oluşan organik bağlar olacak.
Yazımı Norma Kawelokū Wong’un dizeleriyle sonlandırmak isterim. 

When no thing                                 Hiçbir şey
Absolutely                                       Kesinlikle
No thing                                          Hiçbir şey
              Works                                              işe yaramadığında
    Something stirs.                             Bir şey kıpırdar.

*  Vanessa de Oliveira Andreotti’nin konu hakkında podcastini buradan dinleyebilirsiniz. Buradaki ebelik konusu, yazarın kendi deneyimlerinden yola çıkarak, modernliği son yolculuğuna uğurlayan, bir nevi palyatif bakım uygulayan teori üzerinden şekilleniyor. Bu teorinin içinde yas tutmak olduğu kadar, doğmak üzere olan yeni ‘dünyaların’ ebeliğini yapmak da var. 

** Esat Hal’in bir otoparktan müşterek bir alana dönüşüm hikayesi, korsan alan üzerinden kurduğum bu hallere tatlı bir paralellik sunuyor. Meraklısına ve ilgilisine: https://ayrancim.org.tr/ankaranin-yeni-kulturel-hali-esat-halde-neler-oluyor/ 

Açık havada puflarda oturan kişiler, gitar çalan bir müzisyeni dinliyor.
Açık havada puflarda oturan kişiler, gitar çalan bir müzisyeni dinliyor.
Açık alanda toplanmış kadınlar birlikte el işi yapıyor.
Açık alanda toplanmış kadınlar birlikte el işi yapıyor.
Siyah şapkalı kadın mikrofonla konuşuyor, arka planda renkli tasarımlar var.
Siyah şapkalı kadın mikrofonla konuşuyor, arka planda renkli tasarımlar var.
Renkli puflarda oturan, gülümseyen kalabalık bir grup insan.
Renkli puflarda oturan, gülümseyen kalabalık bir grup insan.
Renkli puflarda oturan gençler masa oyunu oynuyor.
Renkli puflarda oturan gençler masa oyunu oynuyor.
Yeşil kapaklı, çiçek süslemeli bir defteri tutan el.
Yeşil kapaklı, çiçek süslemeli bir defteri tutan el.
Elinde kamera tutan kadın, arkasında duvarda büyük bir çizim posteri var.
Elinde kamera tutan kadın, arkasında duvarda büyük bir çizim posteri var.
Thumbnail
Thumbnail
Thumbnail
Thumbnail
Thumbnail
Thumbnail
Thumbnail
Image
STGM

STGM Youtube Kanalına abone olun!

STGM YouTube Kanalı'nda çeşitli eğitimler, sunumlar ve sivil alana dair güncel tartışmalar yer alıyor. Kanalımızı şimdi inceleyin, abone olun.