Ana içeriğe atla
Image
stgm
Share

Bir buluşmanın ardından: Suça değil çocuğa bakmak

UNICEF Türkiye ortaklığıyla yürüttüğümüz Çocuk Hakları Alanında Çalışan STÖ’lerin İzleme, Raporlama ve Savunuculuk Kapasitelerinin Artırılması Projesi kapsamında, çocuk adalet sistemini konuşmak üzere Av. Dr. Selmin Cansu Demir’i “Suça Değil, Çocuğa Bakmak” başlıklı yayınımızda ağırladık.

Suça sürüklenen çocuk sayısı yıldan yıla artıyor. Özellikle 2010 yılından sonra bir patlama yaşandığı görülüyor. 2010’da 83 bin olan suça sürüklenen çocuk sayısı, 2024’te 203 bine yükseldi. Bu oran yaklaşık % 145’lik bir artış demek. 

İşte bu uzun yazı sayıların, verilerin ardında görünmez hale gelen çocuklara ses olmak ve buluşmanın ardından söz uçmasın, yazı kalsın niyetiyle yazıldı. Bu yazı çocuklara yönelik cezaların ağırlaştırılmasının konuşulduğu bir dönemde, çocuk adalet sistemi hak odaklı yeniden konuşulsun diye yazıldı. 

Suçlu kim?

TDK cezayı şöyle tanımlıyor: Suç işleyen bir kimsenin yaşantısına, özgürlüğüne, mallarına, onuruna karşı yasaların öngördüğü yaptırım.

Suç işleyen kişiye karşı bu yaptırımın amacı, faili cezalandırmak ve suçun bir nevi kefaretini ödetmek ve böylelikle de toplumsal düzeni yeniden sağlamak.  Peki, çocuklar da yetişkinler gibi ceza alması gereken bireyler mi? 

Bu soruya net bir “hayır” yanıtını vermemiz gerekiyor. Demir bunu gerekçeli olarak şöyle anlatıyor: 

“Çocuk ceza yargılamasında amaç, çocuğu cezalandırmak değil, aksine çocuğun fiiline uygun tekrar suçla ilişkilenme riskini bertaraf edecek ve azaltacak, çocuğun toplumla bütünleşmesini sağlayacak, aktif, kendini  toplumun bir parçası olarak hissettiği bir birey haline gelebilecek bir desteği sağlayabilmek, çocuğa bu yönde bir tepki vermek.”

Ancak bugün pratikte yaşanan ne yazık ki farklı. Bugün çocuk ceza yargılamasının aynı yetişkinlerde olduğu gibi kefaret ödemeye dayalı olduğunu görüyoruz. 

Ceza sorumluluğu yaşı zaten oldukça düşük

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre Türkiye'de 12 yaşın altındaki çocukların ceza ehliyeti bulunmuyor.  Ancak aynı yasa 12 yaşından 1 gün alan bir çocuğun ehliyeti olduğunu söylüyor. 

Türk Ceza Kanunu’nun “yaş küçüklüğü” başlıklı 31’nci maddesi  12-15 yaş arası çocuklar ile 15-18 arası çocuklar arasında ayrım yapıyor. 12-15 yaş grubunda ağırlaştırılmış müebbet 12–15 yıl, müebbet ise 9–11 yıl;  15-18 yaş grubunda ağırlaştırılmış müebbet 18–24 yıl, müebbet 12–15 yıl hapis cezası demek. Ancak son dönemde bu cezaların yetersiz olduğu ve çocukların yetişkinler gibi yargılanması gerektiği sıkça dile getiriliyor. 

“Çocuk Ceza Yargılamasının Çocuk Hakları Bağlamında Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle doktor unvanını alan Selmin Cansu Demir, 18 yaş altındakilerin çocuk sayıldığını ve gelişimsel özellikleri gereği yetişkinlerden farklı olduklarını belirtiyor. Çocukların zihinsel ve duygusal gelişimlerinin devam ettiğini, irade serbestliklerinin henüz tam oluşmadığını ifade ederek; doğruyu yanlıştan ayırt etme ve davranışlarını buna göre yönlendirme kapasitelerinin yetişkinlerle aynı düzeyde olmadığını vurguluyor.

Demir ayrıca, Türkiye’de ceza sorumluluğu yaşının hâlihazırda düşük olduğunu ve BM Çocuk Hakları Komitesi’nin Türkiye’yi bu konuda eleştirdiğini ve ceza sorumluluğu yaşının en az 14 olması gerektiğini söylüyor.

“Şu an sosyal medyada var olan tartışmalarda cezaların ağırlaştırılması konuşuluyor, ancak  uluslararası insan hakları standartları boyutuna baktığımızda bizim ceza sorumluluğu yaşımız halihazırda zaten oldukça düşük. Mukayeseli hukuka bakınca ve iyi işlediğini bildiğimiz hukuk sistemleriyle karşılaştırdığımızda da 12 yaşın düşük olduğunu görüyoruz.”

“Çocukmuşum gibi değildi”

Demir, çocukların şu anki sistem içinde yetişkin gibi yargılanmasını bir çocuğun sözleriyle şöyle aktarıyor:

“Siz suça sürüklenen çocuk deyip geçiyorsunuz ya başına bu sıfatı koymayın ya da sıfatın hakkını verin. Sıfatın peşinden gidin. Çünkü ben böyle bir muameleye maruz kalmadım. Gayet yetişkin gibi davranıldı bana. Gayet yetişkin gibi yargılandım, yetişkin gibi de ceza aldım.” 

Türkiye'de çocuk adalet sistemi suç mu üretiyor? 

Demir, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocuk adalet sisteminin temel amacının, çocukların değer duygusunu ve insan haklarına saygıyı güçlendirmek olduğunu belirtiyor. Mevcut uygulamaların ise bunun tam tersine işleyerek, çocukların yasalara uyma motivasyonunu düşürdüğünü ve onları tekrar tekrar adli sürece dahil ettiğini söylüyor. 

Erken yaşta çocukları kapatmanın veya ağır cezalar vermenin onları suç sistemine daha fazla dahil etmekten başka bir işe yaramayacağını söyleyen Demir, çocuk adalet sisteminin bireyselleşmeyi gözeten ve çocukları destekleyen bir yapıda olması gerektiğini ifade ediyor:

“Biliyoruz ki eğer erken yaşta bir çocuğu bir yere kapatırsanız, ona yaşından büyük cezalar verirseniz, yaptığınız şey bu çocuğu bu sisteme daha fazla dahil etmek olacak, başka bir işe yaramayacak.” 

“Telefonumda her suç tipinden biri kayıtlı”

Demir, görüşme yaptığı gençlerden birinin hapishaneyi suç imparatorluğuna benzettiğini ise şöyle anlatıyor:

“Ben ceza infaz kurumuna girdiğimde en fazla bir iki suç biliyordum, bir tane iki tane suçlu tanıyordum. Ama bir çıktım hapishaneden bir suç imparatorluğu'ndan çıkmış gibi oldum. Benim telefonumda her suç tipinden biri kayıtlı. Çünkü ben o telefon rehberini hapishanede edindim. Her suçtan birini kaydettim.”

Demir, çocukların hapishane deneyimi yaşasın ya da yaşamasın, adli sürecin onların devlet ve yasalarla olan ilişkisine zarar verdiğini de vurguluyor:

“Çocuklar bu deneyimler ve sürecin sonunda kendilerine adil ve saygılı davranılmadığını fark ederse, sürecin şeffaf olmadığını düşünürse, çocukların yasalara uyma motivasyonları azalıyor ve dolayısıyla da tekrar tekrar adli sistemin içinde kendilerini buluyorlar.”

“Çocukluğumu burada kaybettim”

Demir, adli süreçlerin çocuklarda damgalanmışlık ve derin bir ümitsizlik duygusu yarattığını; utanma ve suçluluk hissiyle birlikte çocukluklarının sona erdiğine dair bir inanç geliştirdiklerini de anlatıyor:

“Son dönemdeki tartışmalarda da hep bu çocukluk meselesine vurgu yapıyoruz ya, adli  sistemde var olan çocuklar ‘ben çocukluğumu burada kaybettim’ diye söylüyor.”

Çocuklar yetişkin mahkemelerinde yargılanıyor

Çocuk Koruma Kanunu’nu çocuk hakları bağlamında değerlendirirken Türkiye’deki adalet sisteminin çocuklar için eksik olduğunu söyleyen Demir,  hem Çocuk Koruma Kanunu’nda eksikler olduğunu hem de çocuklara özgü kurumların yetersiz olduğunu anlatıyor.

“Elimizdeki sınırlı verilere göre, Türkiye’deki çocuk mahkemeleri sayısı ne yazık ki çocukların yalnızca yarısını yargılamaya yetecek düzeyde. Yani bir yandan çok sayıda çocuk yargılanırken, diğer yandan her yerde çocuk mahkemesi bile açılamamış durumda. Bu nedenle bazı yetişkin mahkemeleri çocuk mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmak zorunda kalıyor. Oysa bu, anayasal bir hak ihlali. Çünkü çocuklara özgü mahkemeler ayrıca düzenlenmiş durumda, ve çocuklarla ilgili yargılama yapan hâkimlerin, uzmanlık gerektiren bu alanda yetkin olmaları gerekiyor. Hâkimlerin Sosyal İnceleme Raporu’nun anlamını ve önemini içselleştirmeleri, çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilmeleri ve koruyucu destekleyici tedbirleri uygulayabilmeleri gerekiyor.”

Türkiye’de çocuk ceza yargılaması için yeterince uzman olmadığı gibi hakim, savcı, avukat gibi adli süreç içindeki kişiler de çocuklarla çalışma başlığında yeterince desteklenmiyor.  

Tüm bunlarla birlikte Demir, yaygınlaştırılması beklenen olumlu bir uygulamaya, Adalet Bakanlığı tarafından üç ilde açılan Çocuk Adalet Merkezlerine dikkat çekiyor.  Bu merkezler, çocukların ikincil mağduriyetlerinin önlenmesi amacıyla adliyelerden bağımsız birimler olarak kurulmuş, çocuklara yönelik hizmetlerin bütüncül ve iş birliği içinde sunulmasını hedefleyen yapılar. Bu tür uygulamaların tüm çocuklar için erişilebilir kılınması ise çocuk dostu adaletin güçlendirilmesi açısından kritik bir konumda. 

Çocuklara  adil yargılanma hakkı  tanınmıyor

Çocuk ve suç yan yana gelmesini istemediğimiz iki kavram, ama ne yazık ki bu durumla karşı karşıyayız. Çocukların suça sürüklenmesini önlemek ve onarıcı adalet mekanizmalarını geliştirmek zorundayız. Ancak süreç içinde ne yazık ki adil yargılanma hakkına dahi zarar verecek ihlaller yaşanıyor.

Demir, Türkiye’de çocuklara nitelikli hukuki desteğin sağlanamadığını ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bununla ilgili dosyalar olduğunu hatırlatırken “sağlayamadığımız etkili hukuki desteğin çocuğun adil yargılanma hakkını elinden aldığına dair tespitler var” diye konuşuyor. 

Yine usulde de sorunlar yaşandığını anlatan Demir, çocukların muaf tutulduğu düzenlemelere de uyulmadığını söylüyor. Çocuklara kelepçe takılamayacağını, bunun yasak usul, emredici hüküm olduğunu anlatan Demir, “adliyelerde çocuk savcısının olduğu bir kata çıktığınızda orada eli kelepçelenmiş çocuklar görürsünüz.” diyor.

“Bileğim ne kadar kalın olabilir ki?”

Demir, gençlerle yaptığı görüşmelerden yola çıkarak, kendisini çok ağır bir suçluymuş gibi kelepçeyle taşınmasının unutamadığı bir deneyim olduğunu anlatan gençlerin de sözlerini şöyle aktarıyor.

“O zaman 13 yaşındaydım. Bileğim ne kadar kalın olabilir ki? Kelepçe elimden çıkıyordu, ama yine de bana takmışlardı.” 

“Kurbanlık koyun gibi başımıza gelecekleri bekliyoruz”

Demir, çocuklarla ilgili yargılamada süratli usulün işletilmesi gerektiğini söylerken, “Çocuklar büyüyorlar. Yani biz bekleyemeyiz. Makul yargılanma süresi de yetmez, süratli usule ihtiyacımız var.” diyor.

Çocukların yargılanma  süresinin çok uzun olduğunu anlatan Demir, çocukların kendilerini ‘kurbanlık koyun gibi başına gelecekleri bekleyenler’ olarak gördüğünü de anlatıyor. Sürecin çoğu zaman şeffaf olmadığını ve bilgilendirmenin ise yetersiz kaldığını anlatan Demir, bu uzun bekleyişlerin çocuklar için çok güçlü ve zorlayıcı duyguları beraberinde getirdiğini söylüyor.

“Ben devletin sert yüzünü gördüm”

Adliye binalarının çocuklar üzerinde olumsuz etki bıraktığını da anlatan Demir, adliyelerde çocukların gizliliklerinin de ihlal edildiğini ifade ediyor:

“Adliyelerde de çocukların gizliliklerinin ihlal edildiğini görüyoruz. Çünkü her yer çok kalabalık. Adliyeler sirkülasyonun da çok olduğu yerler. Oysaki çocuk yargılamasında esas olan çocukların gizliliklerinin korunmasıdır. Ama işte o güzergah boyunca çocuk, tabiri caizse, herkese teşhir edilerek duruşma salonuna getiriliyor. Bunlar da ciddi hak ihlalleri olarak karşımıza çıkıyor.”

Önleyici, koruyucu ve destekleyici tedbirlerin çok sınırlı olduğunu da söyleyen Demir, görüşme yaptığı çocuklardan birinin sözlerini ise şöyle anımsıyor: 

“Abla, ben hep devletin sert yüzünü gördüm, şefkatini göremedim”

Çocuklar sayıdan mı ibaret?

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün internet sitesinde yayımlanan Kasım ayı istatistiklerine göre 12-18 yaş arasında 1.233 hükümlü çocuk ve 3.449 tutuklu çocuk var. Bu yan yana gelmiş rakamlara salt sayı olarak bakacak olursak işimiz kolay olabilir. Ama her bir sayının ardında bir çocuk, bir hayat var.

Hukuku ve insan haklarını merkeze aldığımızda çocukları özgürlüğünden yoksun bırakmadan korumamız gerektiği açık. Bununla birlikte adalet sistemi içerisinde özgürlükten yoksun bırakma, tutukluluk ve hükümlülük olarak karşımıza çıkıyor. Burada yeniden sözlükten yardım alalım. TDK’ya göre hükümlü; ceza hükmü verilmiş, hüküm giymiş; mahkûm demek. Tutuklu ise kanun yoluyla hürriyetlerinden alıkonularak bir yere kapatılan (kimse).

Sayılara baktığımızda dikkat çekici bir durum var. Tutuklu çocukların sayısı, yani cezası kesinleşmemiş çocukların sayısı, hükümlü çocukların neredeyse 3 katı. Yukarıda bir çocuğun ağzından çıkan cümleyi tekrar edelim: 

“Ben ceza infaz kurumuna girdiğimde en fazla bir tane iki tane suç biliyordum, bir tane iki tane suçlu tanıyordum. Ama hapishaneden bir çıktım ‘suç imparatorluğu'ndan çıkmış gibi oldum”

Bu hatırlamaya bir de şu soruyu ekleyelim; hükümlü ve tutuklu çocukların tabi olduğu uygulamalar aynı mı?

Hayır, çünkü hükümlü ve tutuklu çocukların kaldığı kurumlar değişiyor. Demir buna şöyle yanıt veriyor:

“Tutuklu bir çocuğun, yani daha cezası kesinleşmemiş, tedbiren tutulan bir çocuğun kaldığı yerler Kapalı Ceza İnfaz Kurumları ve Türkiye'de 9 Çocuk Kapalı Ceza İnfaz Kurumu var. Bu kurumlar tamamen güvenlik odaklı; çocuk dostu olması mümkün değil, örgün eğitim imkanlarının fiili olarak neredeyse bulunmadığı ve temel insani haklara erişimde ciddi kısıtlılıklar yaşanan yerler. Hükümlü çocukların kaldıkları yerler ise eğitim evleri. Yani çocukların haftada bir aileleriyle görüş yapabildikleri, dışarıya örgün eğitime, eğer bir yerde çalışıyorlarsa çalıştıkları yerlere gidebildikleri yerler. Yine buradaki çocuklar ücret dahilinde aileleri ile istedikleri zaman telefonla görüşebiliyorlar. Aile izinleri olduğu için, gidip yatılı bir şekilde ailelerinin yanında kalabiliyorlar. Dolayısıyla nispeten daha çocuk dostu diyebileceğimiz kurumlar. Bunlardan Türkiye’de sadece 4 tane var. Bunların sadece 1 tanesi kız çocukları için.”

Adalet sistemi içindeki kız çocukları için mesele daha derin

Hapishanelerdeki anlık kız çocuğu sayısının 100–200 arasında değiştiğini, bu çocukların Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumları’nın çocuklara ayrılan bölümlerinde tutulduğunu aktaran Demir, 81 ilin tamamında bu kurumların bulunmaması nedeniyle sorunlar yaşandığını söylüyor. Eğer bir ilde Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu yoksa, kız çocuklarının erkek kapalı cezaevlerinin kadınlara ayrılan bölümlerinde barındırıldığını; bunun ise uygulamada ciddi hak ve güvenlik problemleri doğurduğunu ifade ediyor.

“Kız çocukları için mesele çok daha derin” diyen Demir, hapishaneye gelen çocukların zaten bir dizi olumsuzluğun sonucu olarak oraya ulaştığını hatırlatıyor. Bu nedenle, bu noktayı bir son değil, bir müdahale ve destek fırsatı olarak görmenin; çocukların daha önce erişemediği haklara erişimini sağlamak için sorumluluk üstlenmenin zorunlu olduğunun altını çiziyor.

Kapatma artık doğal bir kural

Burada bir soru daha karşımıza çıkıyor. Bütün hükümlü çocuklar bu eğitim evlerinde mi? Demir buna “hayır” yanıtını veriyor. Eğer bir çocuk 1 dosyadan hükümlü, başka 1 dosyadan tutukluysa bu kurumlara gidemiyor. Yine disiplin süreçlerinin çok sıkı olduğunu ve disiplin suçu nedeniyle çocukların kapalı kurumlara iade edilebildiğini de anlatan Demir, bu durumun bir norm haline geldiğini ve bu çocukların temel haklara erişemediğini söylüyor. 

Türkiye’de mahpus nüfusunun 400 binlerde olduğunu hatırlatan Demir, bu sayısının çok fazla olduğunu ve çocuk mahpusluk oranının da bu sayı içinde önemli bir oranda olduğunu dile getiriyor:

“Çocuk mahpusluk oranı, yetişkin mahpus oranına kıyasla geçtiğimiz yıla göre iki kat artmış. Yani çocukları daha fazla tutuklamış, daha çok ceza vermiş ve daha çok içeriye kapatmışız; oysa standartlar bunun yalnızca son çare olarak uygulanmasını söylüyor.”

Hapishaneler çocuklar için risk taşıyor

Demir, kapalı kurumlarla ilgili yapılan araştırmaların bu kurumların tehlikeli olduğunu ortaya koyduğunu belirtirken, şiddet üretmeleri nedeniyle çocuklar için risk oluşturduklarını da vurguluyor:

“Hapishaneden ilk kez geçen çocuklar genellikle toplum ve kamu güvenliği açısından çok asgari bir risk oluşturuyor. Yani bu çocukları oraya koymayıp başka destekler sunabilirseniz, sonuç çok daha farklı olabilir. Burada kimse, çocukların en çok öldürme veya nitelikli yaralama gibi suçlar işlediğini düşünmesin. Bu tür suçlar, müdahale edilmeyen çocuklarda, bir süreç ve bir güzergahın sonunda karşımıza çıkan durumlar.”

Yokluklar cumhuriyeti: Hem kurumlar arası iş birliği hem de onarıcı adalet mekanizmaları yok

Demir, suça sürüklenen çocuklarla ilgili olarak koruyucu ve destekleyici tedbirlerin kritik önemde olduğunu vurguluyor. “Suça sürüklenme” kavramını konuşurken, bu süreçte sorumlu kurumun Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olduğunu da hatırlatıyor. Türkiye’de adalet sistemi ile sosyal hizmetler arasındaki koordinasyonun oldukça sınırlı olduğunu, sistemlerin ise iş birliği içinde çalışamadığını ifade ediyor. Bu durumun, Çocuk Hakları Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik eleştirilerinden biri olarak öne çıktığını söylüyor. 

Demir, kurumlar arası ilişkinin sıkı bir ilişki içinde yürütülmesi gerektiğini ve sorumluların belirlenmesinin önemini vurguluyor. Yine bu noktada onarıcı adalet mekanizmalarının da geliştirilmesinin zorunlu olduğunu söylüyor. Onarıcı adalet mekanizmalarının çocuğun, yaşattığı haksızlığı telafi edebilmesine, empati duygusunu geliştirmesine ve başkasının hak ve sınırlarına saygıyı pekiştirmesine imkân tanıması anlamında kritik önem taşıdığını ve bu süreçlere çocukların aktif katılımının ise şart olduğunu anlatıyor. Tüm bunların ancak kurumların iş birliği içinde çalışmasıyla mümkün olabileceğini ifade ediyor.

Çocuklarla çalışan kişilerin bu alanda yetkin olması gerek

Demir, çocuk adalet sisteminde yer alan uzmanların çocuklarla çalışma yetkinliğine sahip olması gerektiğini, ve bunun  sadece bilgiyi bilmekle sınırlı olmadığını, bilgilerin sürekli güncellenmesi gerektiğini de vurguluyor. 

UNICEF’in Çocuk Dostu Hukuki Yardıma İlişkin Rehber İlkeleri’nin ilk maddesini hatırlatan Demir,  çocukla çalışacak kişinin yetkin olması ve güncel bilgilerle donanmış olmasının şart olduğunu söylüyor. 

Çocuk adalet sistemi içinde görev yapan savcı ve hâkimler içinde hayatını bu işe adayan, her dosyaya titizlikle yaklaşanların varlığının umut verici olduğunu söyleyen Demir, kişisel çabaların ötesinde, Bakanlık ve ilgili kurumların hizmetlerin sürekliliğini sağlaması gerektiğini, ayrıca adalet mekanizmasındaki algının değişmesinin önemli olduğunu vurguluyor. 

Demir, çocuk mahkemesi hâkimliği, çocuk savcılığı veya çocuk polisliği gibi rollerin, insan haklarının çetrefilli alanlarından biri olarak görülmesi gerektiğini ve çocukların insan hakları ihlallerine karşı en savunmasız grup olduğunu hatırlatarak, bu alanların saygın ve ağırlığı olan mekanlar olarak algılanması gerektiğini belirtiyor.

Mesele suç da değil çocuk da değil

Son söz olarak, başta söylemiştik bu uzun bir yazı diye. Yazıyı kapatırken hatırlamamız ve not etmemiz gereken bir nokta daha var. 

Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı’nın 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde yaptığı paylaşıma göre her 10 çocuk mahpustan en az 1’i adli sisteme girmeden önce eğitim hakkından yoksun kalıyor. Bu hakkın yokluğu ise gelir adaletsizliğinden ayrı değil. Türkiye en çok bireysel eğitim harcaması yapan üçüncü ülke. En zenginle en yoksul kesimin eğitim harcamaları arasında ise 42 kat fark var. 

Yine bir başka veri, Türkiye, OECD ülkeleri arasında sosyo ekonomik açıdan en dezavantajlı 15 yaş grubuna sahip ülke. 2016’da 8 milyon 960 bin olan yoksul çocuk sayısı, 2022’de 9 milyon 590 bine yükseldi. Yani yoksulluk, çocuklukla birlikte anılıyor, eşitsizlik giderek derinleşiyor. 

2010’da 83 bin olan suça sürüklenen çocuk sayısı, 2024’te 203 bine yükselirken ve bu oran yaklaşık %145’lik bir artışa denk geliyorken bugün bu sayıları ortaya çıkaran nedenleri yüksek sesle konuşmak, içinde bulunduğumuz sistemleri dönüştürmek zorundayız. 

Suça sürüklenmiş çocuklardan bahsederken sıklıkla “onlar da çocuk mu?” deniyor. Evet, çocuk.  Daha da yüksek sesle söyleyelim: Evet onlar da çocuk!

Ve bugün ihtiyacımız olan şey, çocukları daha sert cezalarla karşılamak değil; çocuk adalet sistemini yeniden düşünmek, yeniden kurmak ve çocukları koruyan bir toplumsal yapı inşa etmek.

Çünkü mesele çocukların suça yönelmesi değil. Mesele, çocukları suçla karşı karşıya bırakan koşulların her geçen yıl daha da büyümesi…

* “Bu yayın Avrupa Birliği’nin eş finansman desteği ile UNICEF tarafından yürütülen ACAR Projesi  Sivil Toplum Örgütleriyle İş Birliği Programı kapsamında desteklenen “Çocuk Hakları Alanında Çalışan STÖ’lerin İzleme, Raporlama ve Savunuculuk Kapasitelerinin Artırılması Projesi” kapsamında hazırlandı. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği’ne aittir ve Avrupa Birliği ve UNICEF’in görüşlerini yansıttığı şeklinde yorumlanamaz.” 

İlgili Eğitim