Bugün Türkiye’de çocuklar “çocuk” statüsünü kaybediyor. Eğitimden kopan çocukların zorla yetişkinleştirildiği, iş cinayetlerinde çocuk isimlerini duyduğumuz, koruma sisteminin iflasına tanıklık ettiğimiz karanlık bir tablonun içindeyiz.
Bu tabloyu yaratan temel sorunlardan biri, çocuk algısındaki yapısal çelişki. Çocuklar bir yandan “korunması gereken” varlıklar olarak tanımlanırken, diğer yandan çalışabilir, evlenebilir ve bir suç isnadı söz konusu olduğunda yetişkinlerle eşdeğer biçimde cezalandırılabilir kişiler olarak değerlendiriliyor.
Dolayısıyla bu çelişki bir yandan çocuğu hak sahibi bir özne olarak görmeyen bakış açısını bir yandan da “duruma göre” çocukları “yetişkinleştiren” bir bakış açısını üretiyor. Bu çelişkinin temelinde ise çocuğun hayatı üzerindeki kararları tamamen yetişkinlerin tekeline bırakan ve onu bir hak öznesi olmaktan çıkaran bir güç asimetrisi yatıyor.
Geçtiğimiz hafta Emrah Kırımsoy ve Hatice Kapusuz ’u konuk ettiğimiz webinarda bu orantısız güç ilişkisini, bu ilişkiden hareketle çocuk algımızı ve çocuklarla ilişkimizde güç dengesini nasıl eşitleyebileceğimizi, onların güçlenmesini nasıl destekleyebileceğimizi konuştuk. Çocuk hakları savunucusu Dilek Kumcu anısına düzenlediğimiz buluşmanın notlarını ise burada derledik.
Yatırım nesnesinden "ucuz işgücü"ne: çocukluğun tarihsel dönüşümü
Bugün, çocukların hak sahibi bireyler olarak değil, çoğu zaman iş gücünün veya faydacı ve araçsallaştıran bir yerden toplumsal yapıların bir parçası olarak görüldüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Webinarın açılışında Hatice Kapusuz çocuk algısındaki yapısal çelişkiye dikkat çekerken çocukların iş cinayetleri, kayıp, istismar ve yoksulluk gibi konularla gündemde olduğunu hatırlattı.
Yani çocuklar bugün kağıt üzerinde "korunması gereken" varlıklar, ancak gerçekte bir suç isnadında yetişkin gibi cezalandırılan, sanayide ucuz işgücü olarak görülen "üretim nesneleri."
"Modernleşme çocuğu bir 'yatırım nesnesi' olarak gördü; 'eğitirsek iyi vatandaş olur' dedi. 80'lerde 'tüketici çocuk' kavramı geldi. Bugün ise 'üretici çocuk' evresindeyiz. Eğer çocuk ucuz işgücü değilse, hane içi üretimin parçası değilse sistem onu dışarı itiyor. Ekonomik değeri olmayan varlıkların dışlandığı, çocukların fazlasıyla gözden çıkarıldığı tarihsel bir süreçteyiz."
Emrah Kırımsoy çocuk algısını destekleyen dile dikkat çekti ve kullandığımız dilin sadece bir anlatım aracı değil, bir "kurma biçimi" olduğunu da hatırlattı: Çocuğa yapıştırdığımız her sıfat, aslında bizim ona bakış açımızı ve sistemin sorumluluğunu belirliyor.
Çocuklarla ilişkili kelimelerin, yalnızca anlatım aracı olmadığını, aynı zamanda çocuğu nasıl gördüğümüzü belirleyen toplumsal bir araç olduğunu anlatan Emrah Kırımsoy, “dil, çocuğu hak öznesi olarak da kurabilir; ya da onu yalnızca korunması gereken, denetlenmesi gereken bir nesne hâline getirebilir.” diyor.
"Dezavantajlı çocuk mu diyoruz, yoksa 'dezavantajlı hale getirilen çocuk' mu? Bu basit bir kelime tercihi değil; sorumluluğu çocuğun üzerinden alıp sisteme ve kurumlara yükleyen kökten bir değişimdir. Eğer çocuğu sadece 'mağdur' veya 'korunmaya muhtaç' olarak kodlarsak, onun özne oluşunu ve iradesini yok sayarız."
Güç asimetrisiyle yüzleşme: "yaş ağaç" eğilmeli mi ayağa mı kaldırılmalı?
Yetişkinler çoğu zaman çocuk için neyin doğru olduğuna karar veriyor. Hatice Kapusuz, çocukla kurulan ilişkiyi demokrasinin "turnusol kağıdı" olarak tanımlıyor.
“Gücümüzü nasıl kullanacağımız, özgürlüğümüz ve sorumluluğumuz açısından kritik. Çocuğa, doğaya, çevremize dair gücümüzü, birlikte özgürleşmeye ve özerkleşmeye yönelik kullanmak bir seçimdir.” diyen Kapusuz, bu yaklaşımın çocuk hakları alanında yalnızca bireysel değil, kurumsal ve toplumsal sorumluluğu da kapsadığını söylüyor.
"Çocuk, bizim güçle ilk yüzleşme alanımızdır. Karşımızda varoluşsal olarak bizden daha güçsüz bir varlık var. Gücümüzü onu ezmek için mi, kesmek için mi, yoksa büyümesine izin vermek için mi kullanacağız? Türkiye’de eğitim sistemi uzun süre çocukları 'ezmek' için uğraştı, şimdi ise 'kesmek' modunda. Biz ise büyümesine izin veren bir sisteme dönüşmesi için mücadele yürütüyoruz."
Değişimin eşlikçisi olmak: kurtarıcı değil, yol arkadaşı
Webinarda çocuğu tanımlarken kurduğumuz dilin, aynı zamanda çocukla kurduğumuz güç ilişkisinin de yansıması olduğunu konuşurken “değişim eşlikçiliği” kavramını da ele aldık.
Bu kavram çocuğun deneyimlerini merkeze alarak dönüşüm sürecine katkıda bulunmayı, çocuğun yerine karar vermeyi değil, onunla birlikte düşünmeyi ve süreci kolaylaştırmayı anlatıyor. Burada Emrah Kırımsoy’un vurguladığı gibi:
“Eşlik etmek, çocukla birlikte düşünmek, onun deneyimlerini ciddiye almak ve alan açmak, süreci kolaylaştırmak, yaşamındaki zorlukların giderilmesinde onunla birlikte yol almak ve aynı zamanda engellerle yüzleşmek ve dönüştürmeye çalışmak anlamına geliyor. Bu, bireysel duyarlılık değil, ilişkisel, kurumsal ve politik bir sorumluluk alanı.”
Peki bu eşlikçilik nasıl mümkün olabilir?
- İlk olarak eleştirel yaklaşımla, sorunun kök nedenlerini ve politik eksikliklerinin farkında olarak sorgulayarak,
- soruna ilişkin sorumluluk alarak ve eksiklikleri gidermek için irade göstererek,
- şablonlara sıkışmadan, biricikliği koruyarak ve kendi güçlü yönlerini sürece dahil ederek,
- hiyerarşi kurmadan çocukla birlikte yürüyerek
- ve son olarak süreci kolaylaştırıp, birlikte yaşamayı gözetip, engelleri kaldırarak.
Değişime eşlik ederken rehberimiz ise belli: çocuk haklarına dayalı dil ve yaklaşımı kabul etmek, içselleştirmek ve hayata geçirmek.
Zira çocuk hakları temelli yaklaşım çocuğu yalnızca korunması gereken bir birey olarak değil; görüşü, deneyimi ve iradesi olan bir özne olarak görmemizi sağlıyor. Böylece çocuklarla birlikte yol almak, onları güçlendirmek ve haklarının görünür olmasını sağlamak mümkün oluyor. Hatice Kapusuz’un söylediği gibi:
“Hikayeler çocuklara ejderhaların var olduğunu anlatmaz; ejderhaların yenilebilir olduğunu gösterir. Biz de çocuklara kendilerinin kahraman olduğu hikâyeleri anlatmalarına izin verirsek, birlikte yeni hikayeler yazabiliriz.”
Gelin, çocukların pembe bulutlara ve fıstık yeşili ineklere inandığı o serüvende, onların sesini kısmayan, aksine o sese güç veren eşlikçiler olalım.
