Raporunuzda çocuk mahpusların eğitim hakkı ihlallerinin cezaevine girdikleri anda değil, çok daha önce başlayan bir “yapısal kopuş”un sonucu olduğunu söylüyorsunuz. “Yapısal kopuş” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Bizim “yapısal kopuş” olarak tanımladığımız durum, bir çocuğun adalet sistemine girişiyle başlayan bir süreçten ziyade, devletin eğitim ve çocuk koruma sistemlerindeki yükümlülüklerini yeterince yerine getirememesinin bir sonucu.
Çocuk mahpuslar çoğu zaman adalet sistemine girmeden çok önce yoksulluk dolayısıyla çocuk işçiliği, aile içi istismar-ihmal gibi sosyal riskler, dil, kimlik ya da etnik köken farklılıkları nedeniyle yaşanan ayrımcılık, yerel ve kamusal destekleyici mekanizmaların eksikliği ve yetersiz uygulanan koruyucu-önleyici tedbirler nedeniyle özellikle de örgün eğitim sisteminin dışına itiliyor. Hem alandaki deneyimimiz ile gözlemlerimiz hem de izleme çalışmamız sırasında avukatlarla yaptığımız görüşmeler, bu kopuşun çocuk suçluluğunda belirleyici etken olduğunu gösterdi. Çocuk adalet sistemine girdiğinde yargılama aşamasında uygulanan ve çocuğa özgü düzenlenmemiş ev hapsi gibi adli kontrol tedbirler ise kopmanın sınırındaki örgün eğitime devam eden çocuğun okulla bağını fiilen koparıyor ve eğitim hakkını elinden alıyor.
Kopuşun derinliğini Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün aylık yayınladığı güncel çocuk mahpus verilerinde de görüyoruz. 2026 yılı Haziran ayında yayınlanan istatistiklere göre ceza infaz kurumlarında bulunan 12-18 yaş arası toplam 4.673 çocuğun 272’i okuma yazma bilmiyor, 182’si bir okul dahi bitirmemiş 208’ünün ise eğitim durumu hiç kayıt altına alınmamış. Bu tablo, en temel eğitim hakkı ihlalinin cezaevinden çok önce başladığını resmi makamların kendi verileriyle gösteriyor. Üstelik bu verinin kendisi de başlı başına bir ihlale işaret ediyor: okuma yazma, zorunlu örgün eğitimin ilk kademesinde, ilkokulda öğreniliyor. Yani 12 yaşını bitirmiş bir çocuğun okuma yazma bilmiyor olması, hem örgün eğitimin kalitesini hem de çocuk koruma kanunu kapsamında uygulanan eğitim tedbirlerinin işlevselliğini sorgulatıyor. Her iki durumda da sonuç aynı: Adalet Bakanlığı'nın bu verisi, Milli Eğitim Bakanlığı'nın ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın kendi yükümlülüklerini yerine getirmediğini kabul etmesi anlamına geliyor.
Türkiye’de bir çocuk mahpus için “örgün eğitim” fiilen ne anlama geliyor? Güvenlik odaklı infaz rejimi ile eğitim hakkı yan yana gelebilir mi?
Türkiye'de çocuk mahpuslar, statülerine göre iki farklı kurumda tutuluyor: hükümlü çocuklar için çocuk eğitimevleri (5 adet), tutuklu ya da disiplin nedeniyle eğitimevlerinden nakledilenler için ise çocuk kapalı ceza infaz kurumları (9 adet). Bunlardan sadece biri kız çocuklarına ayrılmış eğitimevi; dolayısıyla tutuklu kız çocukların tümü, yetişkin kadın hapishanelerinin kendilerine ayrılmış koğuşlarında tutuluyor.
Bu ayrımlar eğitim hakkı açısından da belirleyici: eğitimevlerindeki çocuklar (adli sisteme girmeden önce eğitimden kopmuş olmalarını bir kenara bırakırsak) tüm öğretim türlerinden, örgün dahil, yararlanabiliyor. Kapalı kurumlardaki çocuklar ise Milli Eğitim Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasındaki İş Birliği Protokolü'nün kapalı kurumlarda lise şubeleri açılmasını öngörmesiyle, 6 kampüs içindeki meslek okulu çok programlı adalet lisesine dönüştürüldü. Ancak bu çocuklar, örgün eğitimden yalnızca "kurum disiplin, düzen ve güvenliği" ile "kapasite ve imkanların uygunluğu" ölçüsünde, üstelik kapalı kurum duvarları arasında kurulmuş yeni bir okul modeli üzerinden yararlanabiliyor. Bu durum, eğitim hakkının temelindeki anayasal eşitlik, süreklilik ilkeleri ile "özel eğitime ihtiyacı olanların toplumla bütünleşmesini sağlama" yükümlülüğünün — yani dezavantajlı duruma getirilen gruplar için devletin özel tedbirler alma sorumluluğunun — ihlali anlamına geliyor.
Raporumuzda Adalet Bakanlığı’nın kapalı ceza infaz kurumları içinde okul açma yaklaşımını önemli bir risk olarak değerlendiriyoruz. Çünkü bu yaklaşım, hapsedilmeyi eğitimin yeni bir normuna dönüştürme tehlikesi taşıyor.
Bu yalnızca mekansal bir değişim değil; eğitim hakkının özüne dair yapısal ve hukuki riskler barındırıyor. Öncelikle, çocukların dışarıdaki okullara gidebildiği eğitimevi modelinden kapalı kurum içi eğitim modeline geçiş, kazanılmış hakların geriye götürülmesi riskini doğuruyor.
Ayrıca, cezaevi içinde verilen eğitimin diplomasının kurumla ilişkilendirilmesi ihtimali, çocuğun tahliye sonrası damgalanmasını artırabilir ve toplumsal uyumunu zorlaştırabilir.
Bir diğer mesele, cezaevi ortamının doğasıyla ilgili. Güvenlik önceliği, eğitimin temel unsuru olan akran etkileşimi ve sosyal öğrenme alanlarını ciddi biçimde sınırlıyor. Fiziksel koşullar ve sosyal etkinliklerin kısıtlılığı da bu durumu daha da derinleştiriyor. Sincan örneğinde görüldüğü gibi, fiziksel altyapı eksiklikleri ve sosyal-kültürel etkinliklerin yok denecek kadar az olması da bu modelin niteliğini zayıflatmaktadır.
Sonuçta eğitim, bu yapı içinde bağımsız bir hak olmaktan çıkıp güvenlik rejiminin bir parçasına dönüşme riski taşıyor.
Eğitim hakkı kurumlar arasında kayboluyor
Çocuk mahpusların eğitim hakkı söz konusu olduğunda Adalet, Milli Eğitim ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlıklarının sorumluluk alanları kesişiyor. Bu kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliği çocukların eğitim hakkını nasıl etkiliyor?
Bu üç kurum arasındaki koordinasyon eksikliği, çocuk mahpuslar için eğitim hakkını fiilen bir hak olmaktan çıkarıp belirsiz bir alana taşıyor. En temel çelişki şurada ortaya çıkıyor: Milli Eğitim Bakanlığı eğitimi zorunlu ve sürekli bir hak olarak tanımlarken, çocuk ceza infaz kurumuna girdiğinde bu hak fiilen askıya alınabiliyor. Yani eğitim bir yandan zorunlu bir hak olarak kabul edilirken, diğer yandan güvenlik gerekçeleriyle kullanılamaz hale geliyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sürece yeterince etkin dahil olmaması ise çocuk koruma sistemi ile adalet sistemi arasındaki kopukluğu derinleştiriyor. Bu durum yalnızca eğitimde değil, sosyal destek mekanizmalarına erişimde de boşluk yaratıyor.
Buna ek olarak kurumlar arasında ortak ve şeffaf veri üretilememesi, sorunun görünmez kalmasına yol açıyor. Örneğin; TÜİK beşer yıllık yaş gruplarını, Adalet İstatistikleri 12-14 ve 15-17 yaş aralıklarını, Ceza Tevkifevleri Müdürlüğü istatistikleri ise 12-18 yaş aralığını kullanıyor. Bu uyumsuzlukları gidermek amacıyla 23 Eylül 2025'te, çocuk mahpusların infaz kurumlarına dağılımı ve örgün eğitime erişimlerine ilişkin ayrıştırılmış verilerin paylaşılması talebiyle bir bilgi edinme başvurusunda bulunduk. Ancak 14 Ekim 2025'te verilen yanıtta, talep edilen bilgilerin kurum içi uygulamalara ilişkin düzenlemeler kapsamında olduğu gerekçesiyle başvurunun karşılanamayacağı ifade edildi. TBMM'de verilen soru önergelerinin büyük kısmının yanıtsız kalması da bu tabloyu güçlendiriyor; ortaya çıkan veri karanlığı hem politika üretimini hem de denetimi zayıflatıyor.
Sonuçta bu koordinasyonsuzluk, çocuğun hem özgürlüğünden yoksunken eğitime erişmesini hem de tahliye sonrası yeniden eğitim sistemine uyumunu imkansızlaştıran bir döngü yaratıyor.
Çocukların eğitim hakkına erişiminde görünmeyen engeller
Çalışmanız kapsamında avukatlarla yaptığınız odak grup görüşmelerinde dikkat çeken tespitlerden biri de şu: “Çocuklar okula gidebileceğini bile bilmiyor.” Bu bize çocukların eğitim hakkına erişimi konusunda ne söylüyor?
Bu tespit, adalet sisteminin çocukları yalnızca özgürlüğünden değil, eğitim hakkından da yoksun bıraktığını gösteriyor Bu bulgu birkaç temel gerçeğe işaret ediyor. Eğitim hakkı aslında devletin re’sen (kendiliğinden) sağlaması gereken bir hakken, fiiliyatta çocuğun talebine bağlı hale geliyor. Kuruma yeni giren ve haklarını bilmeyen bir çocuktan bu talebin beklenmesi, devletin pozitif yükümlülüğünün yerine getirilmediğini gösteriyor.
Ayrıca bilgilendirme yükümlülüğüne rağmen çocukların bu haklardan habersiz olması, eğitimin görünmez hale geldiğini ortaya koyuyor. Bu durum, çocuğun eğitimin öznesi değil, sistemin pasif bir nesnesi haline getiriyor.
Son olarak, bu hakkı kullanabilen az sayıdaki çocuk da bu kez bürokratik süreçlerin yavaşlığıyla karşılaşıyor. Bürokratik süreçlerin yavaşlığı da çocukların eğitimden kopmasına yol açıyor ve ciddi bir umutsuzluk yaratıyor.
Kız çocukları için katmerlenen ayrımcılık
Raporunuz, yetişkin cezaevlerinde tutulan çocukların, özellikle de sayılarının azlığı gerekçesiyle yetişkin kadın cezaevlerinde kalan kız çocuklarının, ağır hak ihlalleriyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Bu tabloyu eğitim hakkı açısından nasıl değerlendirmek gerekir?
Yetişkin cezaevlerinde tutulan çocukların, özellikle de kız çocuklarının yaşadığı durumu “eğitim hakkı” açısından katmerli bir ayrımcılık olarak okumalıyız. Öncelikle, kız çocuklarının sayıca az olması gerekçesiyle kendilerine özgü çocuk kurumlarının oluşturulmaması ciddi bir yapısal sorun.Bu durumu, eğitim hakkı bağlamında birkaç temel boyutta değerlendirebiliriz.
Öncelikle yapısal görünmezlik ve mekansal eksiklik söz konusu. Türkiye’de çocuklara özgü kapalı kurumlar ağırlıklı olarak oğlan çocukları için bulunurken, kız çocukları kadınlara yönelik yetişkin cezaevlerinin içinde kendilerine ayrılan bölümlerde tutuluyor. Benzer bir eşitsizlik eğitimevlerinde de görülmekte, kız çocukları için yalnızca tek bir eğitimevi bulunurken oğlan çocukları için daha geniş bir kapasite mevcut. Bu durum, çocuk odaklı eğitim ortamı ilkesini daha baştan zayıflatıyor.
Kapalı kurumlarda yetişkinlerle kalmak zorunda bırakılan kız çocukları, kendilerine özgü derslik, atölye, spor alanı ve bütüncül pedagojik programlara erişimde ciddi sınırlılıklar yaşıyorlar.
Son olarak, sosyal ve gelişimsel faaliyetlere erişim de oldukça kısıtlı. Spor, kütüphane ve benzeri etkinliklere erişim zaten sınırlıyken, yetişkinlerle kalmak zorunda bırakılan kız çocuklarının bu imkanlardan yararlanma düzeyi daha da düşük. Bu da eğitimin sadece akademik değil, aynı zamanda sosyal bir süreç olduğu gerçeğiyle çelişiyor.
Kapalı ceza infaz kurumları yerine eğitimevlerini esas alan bir model öneriyorsunuz. Sizce çocukların eğitim hakkının korunması açısından neden bu model tercih edilmeli?
Bu öneri aslında öncelikle var olan çocuk koruma mevzuatının işletilmesini ve mevzuatta zaten asli kurum olarak tanımlanan eğitimevlerine, yani çocukların örgün eğitime devam edebildiği kurum tipine bağlı kalınmasını amaçlıyor. Amaç, protokol ve kanunda yapılan birbirinden bağımsız küçük değişikliklerle, kapalı kurumun asli model haline gelmesini ve "çok programlı adalet lisesi" adı verilen, eğitim sisteminin neresinde yer aldığı belli olmayan bir modele dönüşmesini engellemek.
Çocukların özgürlüğünün kısıtlanmasının mutlak son çare olması, tutuklu-hükümlü ayrımının eğitim hakkı açısından ortadan kaldırılması ve eğitimin çocuğun talebine bağlı değil, devlet tarafından re’sen sağlanan bir hak olarak işletilmesi gerekiyor. Bunun yanında, çocukların cezaevi dışındaki örgün eğitime erişimi temel standart haline gelmeli.
Kurumsal düzeyde ise üç bakanlık arasında (Adalet, Milli Eğitim ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlıkları) gerçek bir koordinasyon kurulmadan bu dönüşümün gerçekleşmesi zor görünüyor. Çünkü mevcut tablo, hem veri eksikliği hem de parçalı sorumluluklar nedeniyle çocuğun eğitim hakkını görünmez kılıyor.
Uzun vadede en kritik mesele ise eğitimin cezaevi içinde değil, toplum içinde gerçekleşmesi. Bu nedenle eğitimevleri modeli, sadece teknik bir düzenleme değil, çocuk adalet sisteminin yönünü belirleyen yapısal bir tercih olarak değerlendirilmeli.
Çalışmayı incelemek için: https://drive.google.com/file/d/1fRLe0JCuI0QRK8nfftzRHtxrkFtlee50/view