İklim krizi uzak bir geleceğin sorunu değil; kapımızdaki kuraklık, sel baskınları ve yangınlarla bizzat yaşadığımız bir gerçeklik. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP) ise pek çok tartışma ile birlikte iklim müzakereleri için önemli bir durak. Bu konferans, BM sistemindeki dönüşümlü ev sahipliği mekanizması uyarınca, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek.
COP 31'in Antalya'da yapılacak olması Türkiye’nin iklim politikaları için önemli bir adım ve sivil toplumun katılımı bu noktada kritik önemde. Peki, mevcut tablo bize ne söylüyor?
Geçtiğimiz hafta Küresel İklim Akademisi iş birliğiyle düzenlediğimiz “COP 31'e Doğru" başlıklı webinarda; Nesrin Algan ve Yunus Arıkan ile bu sürecin yapısal sorunlarını ve çözüm yollarını konuştuk.
Sivil toplum sadece izleyici değil, aktör olmalı
Türkiye’de şu an konferansa sadece 19 STÖ akredite durumda ve bu ise "katılımcılık" ilkesinin sadece kağıt üzerinde kalma riskini doğuruyor. Sorun sadece sayısal azlık da değil. Nesrin Algan, gerçek katılımın sadece fiziksel olarak orada bulunmak olmadığını, sivil toplumun asıl görevinin bir baskı grubu oluşturmak olduğunu hatırlatıyor:
Akredite olan bir sivil toplum örgütünün temel fonksiyonu müzakere metinlerine öneri vermek, hükümet delegasyonlarıyla görüşmek ve lobicilik yapmaktır. Akreditasyon sayısının bu kadar az olması, Türkiye sivil toplumunun bu devasa mekanizmanın dışında kalması riskini taşıyor.
Mavi Bölge vs. Yeşil Bölge: Kararları kim alıyor?
Müzakerelerin yürütüldüğü, devlet delegasyonlarının bulunduğu "Mavi Bölge" ile sivil toplumun ve halkın yer bulabildiği "Yeşil Bölge" arasındaki ayrım, karar vericiler ile hak savunucuları arasındaki mesafeyi korumaya devam ediyor. Küresel İklim Akademisi Yönetim Kurulu Üyesi Yunus Arıkan, sivil toplumun teknik hazırlığının önemine dikkat çekerek şu uyarıda bulunuyor:
Ev sahibi bir ülkede sivil toplumun hazırlıklı olmaması, sadece 'Yeşil Bölge' dediğimiz yan etkinlik alanlarında kalması, asıl kararların alındığı 'Mavi Bölge'den dışlanması sonucunu doğurur. Oysa STÖ’ler, hükümetlere teknik destek verme ve karar mekanizmalarını yönlendirme gücüne sahip.
Hak temelli yaklaşım: İklim adaleti ve "Koza" sistemi
Webinarda ele alınan bir başka başlık ise iklim meselesinin sadece teknik bir emisyon konusunun olmadığıydı. Zira Paris Anlaşması'ndan sonra iklim meselesi teknik bir emisyon konusu olmaktan çıkarak, toplumsal cinsiyet eylem planları ve iklim adaleti gibi "hak temelli" konuları merkeze aldı.
İklim Adaleti, krizden en çok etkilenen kırılgan kesimlerin, kadınların ve gençlerin haklarının korunmasını, tarihsel sorumluluğu (emisyon payı) yüksek olan ülkelerin ise daha fazla yük almasını savunuyor. Ancak webinarda, bu insani başlıkların ticari ve ekonomik çıkarların gölgesinde kalabileceği endişesi dile getirildi.
Webinarda sivil toplumun çıkarlar trafiğinde sesini duyurabilmesi için BM tarafından tanımlanan "Dokuz Paydaş Grubu" (Koza/Constituency) sistemine nasıl katılabileceği de konuşuldu.
BM tarafından tanımlanan "Dokuz Paydaş Grubu" (Koza/Constituency) sisteminde kozalar; gençlerden kadınlara, yerel yönetimlerden sendikalara kadar geniş bir yelpazede savunuculuk yapabilme imkanı buluyor. Dolayısıyla bu "koza" sistemi, bireysel kurumların ötesinde kolektif bir ses çıkarılmasını sağlıyor. Yunus Arıkan, sivil toplumun bu süreçte etkili olabilmesi için "dokuz paydaş grubu (koza)" içindeki yerini sağlamlaştırması gerektiğini vurgularken, sivil toplumun bu yapılar içerisinde yer alarak ortak deklarasyonlar yayınlaması ve müzakerelerin genel gidişatına müdahale etmesinin de iklim adaletinin savunulması için en etkili yol olduğunu hatırlattı.
Peki ne yapmalı?
İklim müzakereleri son derece teknik bir dile ve karmaşık bir diplomasi trafiğine sahip. Ancak süreci sadece izlemek yerine yapabileceklerimiz var.
İlk olarak bilgiye erişim kanalları güçlendirilmeli, akreditasyon süreçleri için şimdiden harekete geçmeliyiz. Bununla birlikte bu süreçte sadece bilgi talep eden değil; aynı zamanda ağlar kuran ve paydaş grupları (kozalar) içinde yerini alan bir yapıya bürünmesi için de çalışmamız gerekiyor.
BM Taraflar Konferansı sadece bu Kasım ayında Antalya’da yapılacak zirveyi kapsamıyor, bu uzun soluklu bir mücadele ve iklim kriziyle mücadele sadece devletlerin değil, toplumun her kesiminin dahil olduğu kapsayıcı bir süreçle başarıya ulaşabilir.