Festivalin ilk gününde yaşam savunucuları sahneden mücadele deneyimlerini paylaşırken, açılış panelinde iklim krizi, demokrasi, savaşlar ve toplumsal adalet arasındaki ilişki tartışıldı.
Yaşam savunucuları deneyimlerini paylaştı
Festivalin açılışında, ülkenin dört bir yanında doğayı, yaşam alanlarını savunanlar da sahneye çıktı. Karadeniz’den Kazdağları’na, Akkuyu’dan Türkiye’nin dört bir yanına uzanan çevre mücadelelerinin deneyimleri katılımcılarla paylaşıldı.
Fatsa Doğa ve Çevre Derneği’nden Alaattin Yılmazer Karadeniz’deki maden karşıtı mücadeleleri aktarırken Kazdağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nden Süheyla Doğan çevre direnişlerinin ön saflarında yer alan kadınların hikâyelerine dikkat çekti. Türkiye’deki çevre mücadelesinin sembol isimlerinden Ahmet Oktay Demirkan, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ne karşı yürütülen örgütlü mücadeleyi anlattı. Bisikletli ulaşım savunucusu Linda Nihan Lafçı ise bisikletli ulaşımın Birleşmiş Milletler iklim politikalarına dahil edilmesi amacıyla düzenlenen COP Bisiklet Turu kapsamında Ardahan’dan Edirne’ye uzanan yolculuğunu paylaştı. Akbelen davasının avukatlarından Arif Ali Cangı da konuşmasında, yaşam alanlarını maden şirketlerine, HES’lere ve JES projelerine açan politikalara karşı toplumsal mücadelenin önemine vurgu yaparak “Şimdi ayağa kalkma, çığlık atma zamanı” dedi.
Hakikat sonrası dönemde gerçekleri savunmak gerekiyor
STGM Yönetim Kurulu Başkanı Levent Korkut, festivalin açılış konuşmasında içinde bulunulan dönemin giderek karmaşıklaştığını belirterek, “hakikat sonrası” tartışmalarına dikkat çekti. İklim değişimi, Paris Anlaşması ve küresel ısınma gibi bilimsel gerçeklerin sorgulanmasının tehlikeli bir eğilim olduğunu ifade eden Korkut, “Hakikat bitmedi; ısınma oranları değişmedi, bunlar karşımızda duruyor” dedi.
İklim zirvelerinin yalnızca diplomatik alanlar olmadığını, aynı zamanda mücadele ve itiraz platformları olduğunu da söyleyen Korkut, sivil toplumun bu alanlarda görünür olmasının da önemine dikkat çekti.
AB Türkiye Delegasyonu’ndan katılım mesajı
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Politika ve Siyasi İşler Bölüm Başkanı Maja Urbanska, açılış konuşmasında iklim müzakereleri süreçlerine sivil toplumun müdahalesinin ve katılımının önemine dikkat çekerek, iklim politikalarının ancak toplumun tüm kesimlerinin katkısıyla güçlenebileceğini ifade etti.
Dünyanın ahvali, gezegenin geleceği
Festivalin açılış paneli ise “Dünyanın Ahvali, Gezegenin Geleceği” başlığıyla gerçekleştirildi. STGM Genel Koordinatörü Dr. Tezcan Eralp Abay’ın moderatörlüğündeki oturumda, küresel savaşlar, güvenlikçi politikalar, ekonomik krizler ve iklim krizi arasındaki ilişkiler ele alındı.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özge Özkoç, uluslararası siyasette yaşanan dönüşümlerin iklim krizinden bağımsız düşünülemeyeceğini belirtti. Dünyada demokrasilerin aşındığını ve uzun süredir “seçimli otoriterlik” eğilimlerinin güçlendiğini ifade eden Özkoç, gerçek bir demokrasinin ancak kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların ve diğer dezavantajlı grupların haklarının güvence altına alınmasıyla mümkün olabileceğini söyledi.
İçinden geçilen dönemi “krizler çağı” olarak tanımlayan Özkoç, bu krizlerin aynı zamanda yeni imkânlar da barındırdığını belirterek, sivil toplumun yeni bir toplumsal sözleşmenin inşasında önemli bir rol üstlenebileceğini vurguladı.
STGM Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nesrin Algan ise iklim krizinde kritik eşiklerin aşıldığını ve devletlerin acilen harekete geçmesi gerektiğini söyledi. Savaşların çevresel etkilerine dikkat çeken Algan, savaşların yalnızca insani değil ekolojik yıkımlara da yol açtığını anlattı. İklim krizinin etkilerinin toplumun tüm kesimlerini eşit biçimde etkilemediğini vurgulayan Algan, yoksulların, yaşlıların, çocukların, LGBTİ+’ların çok daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kaldığını ifade etti.
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin kurucu gönüllülerinden Dr. Aslı Odman ise iklim krizinin yalnızca karbon emisyonları üzerinden tartışılamayacağını söyledi. Krizin üretim ilişkileriyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Odman, mekânsal eşitsizliklerin derinleştiğine dikkat çekerek iklim krizinin sınıfsal bir boyut taşıdığını ve işçinin bedeninden ekosistemlerin tahribine kadar uzanan çok katmanlı bir süreç olduğunu anlattı.
COP31’de sivil toplumun rolü
Festivalin dikkat çeken oturumlarından biri de “UNFCCC Kozalarıyla COP31’e Sivil Toplum Katılımını Güçlendirmek” başlıklı panel oldu. Oturumda, COP31 hazırlıkları kapsamında küresel iklim politikalarının güncel yönelimleri, yerel mücadelelerin uluslararası iklim rejimiyle kurduğu ilişki ve iklim adaleti savunuculuğunun geleceği ele alındı.
Panelde farklı ülkelerden ve ağlardan katılan uzmanlar, sivil toplumun Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerine katılımının önemine dikkat çekti. Küresel İklim Akadaemisi Derneği’nden Yunus Arıkan’ın moderasyonunda gerçekleşen oturumda Cambridge Zero’dan Stephen Davison, Demand Climate Justice ağından Rachitaa Gupta, European Young Engineers temsilcisi Atif Jawed, Climate Action Network International’dan Jana Merkelbach, Sosyal İklim Derneği’nden Gaye Tuğrulöz ve Uçan Süpürge Kadın ve Araştırma Derneği’nden Selen Doğan yer aldı.
Konuşmacılar, iklim krizinin etkilerine karşı geliştirilecek politikaların daha adil, kapsayıcı ve etkili olabilmesi için yerel deneyimlerin ve sivil toplumun taleplerinin uluslararası müzakere süreçlerine taşınmasının önemini vurguladı. Ayrıca iklim politikalarının toplumsal cinsiyet eşitliği, gençlerin katılımı ve iklim adaleti perspektifleriyle ele alınmasının gerekliliğine dikkat çekti.
İki yüzü aşkın sivil toplum örgütü bir araya geldi
Türkiye’nin 52 kentinden iki yüzü aşkın sivil toplum örgütünün katıldığı festivalde çeşitli oturumlar, atölyeler ve fikir mutfaklarında iklim adaleti, örgütsel esenlik, stratejik davalama, afet sonrası dayanışma, yapay zekâ, erişilebilirlik, çocuk hakları, topluluk destekli tarım ve hak temelli savunuculuk gibi birçok konu da ele alındı.
Festival alanında iki gün boyunca kurulan stantlarda ise sivil toplum örgütleri çalışmalarını, kampanyalarını ve savunuculuk faaliyetlerini katılımcılarla paylaşma imkânı buldu. Stantlar, farklı alanlarda çalışan örgütlerin birbirlerini tanımasına, deneyim alışverişinde bulunmasına ve yeni iş birlikleri geliştirmesine de olanak sağladı.