Ana içeriğe atla
Image
stgm
Share

Salıncak Derneği: Görünürlük çağında çocuk haklarını ve etik sınırları yeniden düşünmek

Dijitalleşmenin ve "görünür olma" arzusunun çocuk haklarını çoğu zaman gölgede bıraktığı bu dönemde Salıncak Derneği, çocuk merkezli ve etik ilkelerden taviz vermeyen duruşuyla dikkat çekiyor. Salıncak Derneği ile görünürlük çağında çocuk hakları alanında etik sınırları nasıl koruduklarını ve sahada nasıl bir yaklaşım geliştirdiklerini konuştuk.

Salıncak Derneği, çocuk ve gençlik alanında hak temelli, etik ve sürdürülebilir çalışmalar üretme hedefiyle çalışan sivil toplum örgütlerinden biri. 

2019 yılında Diyarbakır’da kurulan dernek pandemi sürecinde ve Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında gönüllüleriyle birlikte sahada aktif çalışmalar yürüttü. Salıncak Derneği, 2025 yılı Aralık ayından bu yana ekip üyelerinin büyük bölümünün Şanlıurfa’da yaşıyor olması nedeniyle merkezini Şanlıurfa’ya taşıdı ve çalışmalarına burada devam ediyor.

Siz,  çocuk hakları çalışmalarında etik ilkeleri yalnızca teorik düzeyde değil, saha pratiğinde de uygulamaya çalışıyorsunuz. Salıncak Derneği’nin çocuklarla çalışırken benimsediği etik yaklaşımı nasıl tanımlarsınız? Bu yaklaşım hangi temel ilkelere dayanıyor?

Etik yaklaşımımızı açık bir şekilde hak temelli ve çocuk merkezli olarak tanımlıyoruz. Bu bizim için bir proje metni ifadesi değil; yıllar içinde sahada şekillenmiş bilinçli bir tercih.

Biz, sivil toplumun “mutfağından” geliyoruz ve çocuklarla, gençlerle ve ailelerle uzun yıllar çalışmış olmanın getirdiği bir sorumluluk bilincine sahibiz. Bu nedenle çocuğu bir “yardım nesnesi” olarak konumlandıran dili ve pratiği kabul etmiyoruz. Bizim için çocuk, korunması gereken pasif bir figür değil, hakları olan, karar süreçlerine katılabilen ve söz söyleme yetkisine sahip bir özne.

Görünürlük çağında yaşıyoruz. Yapılan çalışmaların duyurulması, paylaşılması, raporlanması bekleniyor. Ancak biz çocukların hikâyelerini bir vitrin unsuru haline getirmemeyi bilinçli bir etik tercih olarak görüyoruz. Çocuğun mahremiyeti, onuru ve güvenliği; herhangi bir tanıtım ihtiyacının önünde yer alıyor. 

Çocuğu, kendisine müdahale edilen pasif değil de, sürecin aktif bir ortağı olarak gördüğünüzü belirttiniz. Peki, bu bakış açısıyla; çocukların haklarını gözeterek onlarla birlikte üretmek sahada pratik olarak nasıl mümkün oluyor?

Biz bunu 4 temel ilkeye dayanarak kuruyoruz. Şöyle ki; 

  • Katılım hakkı: Çocuklar yalnızca etkinliğe katılan değil, sürecin tasarımında söz sahibi olan bireyler. 
  • Bedensel ve duygusal söz hakkı: Hiçbir çocuk istemediği bir paylaşımı yapmak zorunda değil. Dolayısıyla açık rıza temel prensibimiz. 
  • Onurlu temsil: Mağduriyet dili üretmemek ve çocuğu güçlendiren bir anlatı kurmak. 
  • Güçlendirme odaklılık: Yardım eden–yardım alan ilişkisi yerine yan yana üretim ilişkisini esas alıyoruz.  Bizim için mesele çocukları “korumak” değil; onların haklarını gözeterek birlikte üretmek. 

Pusulamız: Çocuğun Üstün Yararı

Çocukların üstün yararı ilkesini günlük saha pratiğinde nasıl somutlaştırıyorsunuz?

“Çocuğun üstün yararı” bizim için raporlarda yer alan bir kavram değil; günlük kararlarımızın pusulası. 

Sivil toplumun işleyişini biliyoruz. Fon ve hibe veren kuruluşlar çoğu zaman kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda destek veriyor ve bu anlaşılabilir bir durum. Ancak bu öncelikler her zaman yereldeki çocukların acil ihtiyaçlarıyla örtüşmeyebiliyor. Tam da bu noktada fonun yönünü değil, çocuğun ihtiyacını merkeze koymak üzere bir tercih yapıyoruz.

Sahada kaynaklar giderek azalıyor, özellikle fon ve kaynakların azaldığı dönemlerde çalışmalarınızı nasıl sürdürüyorsunuz?

Biz, proje başvurularımız olumsuz sonuçlandığında çalışmalarımızı askıya almadık. Çocuk katılımcılarımızla bir araya geldik ve süreci şeffaflıkla paylaştık. “Bu proje destek almadı ama birlikte üretmeye devam edebiliriz” dedik. Büyük bütçelerimiz olmayabilir; ama emeğimiz, deneyimimiz ve birkaç temel malzeme ile de üretim yapılabileceğini gösterdik.

Mekânlarımız bazen Diyarbakır’da bir park, bazen bir müze bahçesi, bazen kamusal bir alan oldu. Ama değişmeyen sorumuz hep şuydu: “Bu koşullarda çocuk için en iyisi nedir?”

Konforlu alanlardan çok, güvenli ve saygın alanlar inşa etmeye odaklandık. Eğer bir tercih yapmak gerekiyorsa, biz sahiciliği seçiyoruz.

Görünürlük ve mahremiyet dengesi kritik

Özellikle fotoğraf ve görünürlük konusunda hassas bir yaklaşımınız var. Çocukların görüntülerinin paylaşımı konusunda nasıl bir politika izliyorsunuz?

Dijital dünyada en büyük sınavımızı “görünürlük” konusunda verdik diyebiliriz. Çocuk komitemiz ve ailelerle birlikte net bir karar aldık: Çocukların yüzlerini paylaşmayacağız.

Biz çocuğun kendisini değil, üretimini görünür kılmayı tercih ediyoruz. Bir resmi, bir metni, bir heykeli, bir fikri paylaşabiliriz; ancak bir çocuğun yüzünü “beğeni” sayısı için kullanmayı etik bulmuyoruz.

İnternet unutmaz. Çocuğun bugünkü rızası, gelecekteki dijital izini garanti etmez. Çocukların büyüme, değişme ve yeniden kendini kurma hakkı vardır.

Tanınırlık için harcayacağımız enerjiyi; mevsimlik tarım sahalarında, afet bölgelerinde ve kırsalda yaşayan çocukların değişen ihtiyaçlarını anlamaya harcıyoruz. Bu sessizlik bir eksiklik değil; “çocuğun üstün yararı” ilkesine olan sadakatimizin göstergesidir.

Etkileşimi değil etik olanı seçiyoruz 

Sosyal medyada görünürlük ile etik sorumluluk arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Görünürlüğü tamamen reddeden bir yerde değiliz; ancak görünürlüğün sınırlarını etik sorumluluk belirliyor.

Temel sorumuz şu: “Bu paylaşım çocuğa ne kazandırıyor, bizden ne alıyor?”

Eğer bir içerik yalnızca kurumsal tanınırlık sağlıyor ama çocuğun mahremiyetini ya da güvenliğini riske atıyorsa, o paylaşımı yapmıyoruz.

Dengeyi üç ilke üzerinden kuruyoruz:

  • Yüz yerine üretim
  • Hikâye yerine süreç
  • Onay yerine katılım

Etkileşim sayıları geçici, güven ise kalıcı. Biz etkileşim ile etik arasında kaldığımızda, etik olanı seçiyoruz.

İyi niyet mi doğru yöntem mi? 

Sahada karşılaştığınız en zor etik ikilem neler?

En zor ikilem genellikle “iyi niyet” ile “doğru yöntem” arasındaki gerilimden doğuyor. Acil bir ihtiyaç olduğunda hızlı müdahale etmek istiyorsunuz. Ancak hızlı olmak her zaman hak temelli olmak anlamına gelmiyor.

Bir diğer zor alan kaynak yetersizliği. “Daha fazla çocuğa mı ulaşalım, yoksa daha az çocukla daha derinlikli mi çalışalım?” sorusu sık sık karşımıza çıkıyor. Bu durumlarda üç aşamalı bir karar sürecimiz var. 

  • “Çocuğun üstün yararı”na hizmet edip etmediğini sorgulamak
  • Ekip içinde kolektif değerlendirme yapmak
  • Uzun vadeli etkiyi düşünmek

Bazen en etik karar, en görünmez olandır. Bazen de en zor karar, “hayır” diyebilmektir.

“İyi niyet” ile “etik sorumluluk” arasındaki fark nedir?

İyi niyet tek başına yeterli değildir. Hatta bazen çocuğun sınırlarını ihlal edebilir. Etik sorumluluk ise profesyonel bir standart. Dolayısıyla “yapabiliyorum” demek ile “yapmalı mıyım?” sorusunu sormak arasındaki fark. Biz “yardım ediyoruz” üstten bakışını kapının dışında bıraktık. Biz yan yana yürüyoruz.

Güvenin anahtarı: "mış gibi" yapmamak

Çocuklarla güven ilişkisini nasıl inşa ediyorsunuz?

Biz, “mış gibi” yapmıyoruz. Çocuklara pedagojik bir proje katılımcısı gibi değil; birey gibi davranıyoruz. Güven küçük tutarlılıklarla başlar: Verilen sözü tutmak, gerçekten dinlemek, bilmediğimizde “bilmiyorum” diyebilmek.

Her kapıyı açan anahtarımız şu: “Çocukken sana yapılmasından hoşlanmadığın hiçbir şeyi bir çocuğa yapma.”

Her çocuğun iki sesi vardır: Yetişkinle konuşurken kullandığı dış ses ve içinden gelen gerçek ses. Çocuk o iç sesiyle konuşmaya başladığında güven kurulmuş demektir.

Çocuklarla çalışırken en kıymetli şey hız değil, güvenilirlik

Çocuklarla çalışan diğer STÖ’lere ne önerirsiniz?

Şanlıurfa’daki yeni merkezimizde kuracağımız Çocuk Komitesi ile bu etik yolculuğu daha da derinleştirmek istiyoruz. Diğer kuruluşlara üç önerimiz var:

  • Hiyerarşiyi yıkın.
  • Başarıyı vitrinle değil saha ile ölçün.
  • Etik ilkelerinizi yazılı hale getirin.

Etik, bireysel iyi niyete değil; kurumsal kültüre dayanmalı ve çocuklarla çalışırken en kıymetli şey hız değil, güvenilirliktir.

Son olarak şunları da paylaşmak isteriz. Görünürlük ve proje dünyasında STÖ’ler zaman zaman şirketlere benzer bir yapı içinde hareket etmek zorunda kalabiliyor. 
Ancak burada temel bir fark olduğunu düşünüyoruz. Şirketler doğal olarak süreklilik ve büyüme hedefiyle var olurken, sivil toplum kuruluşları kuruluş tüzüklerinde yazan bir ihtiyaca cevap vermek için kurulur. Yani amaç her zaman büyümek değil; bazen bir sorunu çözmek ve o alanda artık ihtiyaç kalmadığında geri çekilebilmek.

Hibe ve fon mekanizmaları birçok çalışmayı mümkün kılıyor; bunun kıymetini biliyoruz. Ancak zaman zaman bu sistem, bazı kurumların hızlı büyümesine ve süreçlerin tamamen profesyonel kadrolar üzerinden ilerlemesine neden olabiliyor. Bu durum, gönüllülük kültürünün geri planda kalmasına ya da yerelden çözüm üretme becerisinin zayıflamasına yol açabiliyor. Oysa sahada kalıcı etki çoğu zaman bütçeden çok ilişkiyle kuruluyor.

Benzer şekilde, her meselenin yalnızca uzmanlık alanları üzerinden çözülmeye çalışılması da bağlamı daraltabiliyor. Eğitmen becerisi gerektiren bir konunun psikolojik müdahale gibi ele alınması ya da tam tersinin yaşanması gibi örneklerle karşılaşabiliyoruz. Her disiplin çok kıymetli; ancak doğru meseleyle doğru yöntemi buluşturmak önemli.

Ulusal ve uluslararası kuruluşlarla yerel yapılar arasındaki ilişkinin de karşılıklı öğrenmeye dayalı olması gerektiğine inanıyoruz. Yerelin bilgisi, deneyimi ve sezgisi çoğu zaman en güçlü rehberdir. Belediyeler ve yerel yönetimlerle kurulan iş birlikleri değerli olsa da, her zaman yerel bağlamı dinleyerek ilerlemek gerektiğini düşünüyoruz.

Bizim için en önemli hatırlatma şu: Her hızlı çözüm kalıcı olmayabilir. Her büyük yapı sahayı en iyi okuyamayabilir.

Sivil toplumun gerçek gücü; yerel bilgiye, gönüllü dayanışmasına ve birlikte düşünme kültürüne yaslanmasında saklı. 

İlgili Eğitim