Bugün Antakya Ofisimiz birinci yılını dolduruyor. Avrupa Birliği’nin desteklediği “Afet Risk Yönetiminde Sivil Toplum Örgütlerinin Kapasitesinin Desteklenmesi” projesi kapsamında açtığımız ofisimiz, geride kalan bu bir yılda çok sayıda STÖ’nün yan yana geldiği, birlikte ürettiği ve dayanışmayı büyüttüğü bir yaşam alanı oldu. Bu bir yılı saha koordinatörümüz Canan Aygün ve proje asistanımız Barbaros Duman'la konuştuk.
Deprem anından bugüne kadar geçen sürede en güçlendirici an neydi?
Canan: Depremden sonra geçen süre, çoğu zaman tek bir ana sığmıyor. Antakya’da yaşanan yıkım da böyleydi. Güç veren şey, ani bir fark edişten çok yavaş yavaş, emekle ve sabırla örülen bir sürecin parçası olmaktı.
Depremde Antakya’nın tarihi hafızasını taşıyan birçok eski Antakya evi yıkıldı. STGM Antakya Ofisi binası ise ayakta kalan nadir yapılardan biri olarak, sadece fiziksel bir mekân değil kentin belleğini diri tutan bir simge olarak varlığını sürdürdü. STGM Antakya Ofisi ile ilk tanıştığımda bina yıkılmamıştı; ancak yeniden kullanılabilir hale gelmesi için elektrikten su tesisatına, mutfak gereçlerinden tahliye sistemlerine kadar pek çok onarım gerekiyordu. Aslında bu süreç Antakya Ofisi’nin yeniden kuruluş süreciydi. Tüm bu aşamalarda aktif rol almak, sürecin sonunda ofisin tamamen kullanılabilir hale geldiğini görmek, bana kendimi güçlü hissettiren en önemli deneyimlerden biri oldu.
Barbaros: Benim için en güçlendirici an, dayanışmanın gerçekten ete kemiğe büründüğünü anladığım zamandı. Depremin ardından zor durumda olanlar, kendilerinden daha zor durumda olanlara kendi hallerini düşünmeden destek oluyordu. Kaynakların paylaşıldığı, herkesin elindekini ortaya koyduğu anlar önemliydi. Bu dayanışma hâli, işlerin ilerlemesini sağladı ve yalnız olmadığımızı hissettirdi. Afetin yarattığı belirsizlik içinde, birlikte hareket edebilmenin mümkün olduğunu görmek güç vericiydi.
"Burası bir nefes alma mekânı"
Antakya Ofisi açıldığında şehir ne durumdaydı? Bu ofisin kentte ve sivil toplumda nasıl bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorsunuz?
Canan: STGM Antakya Ofisi’nin açıldığı dönemde Antakya hâlâ yıkık durumdaydı. Yeniden yapılaşma süreci henüz başlamamıştı. Bu da ulaşım ve mekân kullanımı açısından geçici bir kolaylık sağlıyordu. STGM Antakya Ofisi merkezi konumu ve tarihi yapısıyla kentte önemli bir boşluğu doldurdu. Burası sivil toplum için yalnızca bir ofis değil aynı zamanda alternatif bir buluşma alanı, bir nefes alma mekânı haline geldi. Geride kalan nadir tarihi yapılardan biri olması, sivil toplum temsilcilerine iyi hissettiren bir etki yarattı. Antakya Ofisi, hem mekân ihtiyacını karşılayan hem de eski Antakya evlerine duyulan özlemi bir nebze olsun gideren bir dayanışma evi oldu.
Barbaros: Ofis açıldığında, özellikle yerelde sivil alanda çalışan insanlar sadece evlerini değil, örgüt binalarını da kaybetmişti. STGM Antakya Ofisi, bu dağınıklığın içinde örgütlerin işlerinin kesintisiz devam edebilmesi için bir mekân sağlayıcı işlevi gördü. Her örgüt, çalışmalarını STGM ofisinde gerçekleştirebileceğini biliyordu. Ayrıca burası bir deneyim paylaşımı noktası, sivil örgütlerin bir arada toplanmasını sağlayan bir merkez de oldu. Yani örgütler için hem bir buluşma alanı hem de dayanma noktasıydı.
Bu bir yıl içinde sizi en çok etkileyen işbirliği ya da STÖ buluşması hangisiydi?
Canan: Bu bir yılın içinden tek bir iş birliğini çekip almak zor; çünkü her buluşma, biraz iyileşmenin, biraz yeniden tutunmanın hikâyesini taşıyordu. Yine de ofisin kapılarını ilk kez açtığımız gün, bu hikâyenin başlangıç anı gibiydi. Ofisin açılış etkinliğinde sivil toplum temsilcileriyle kamu kurumlarının aynı avluda bir araya gelmesi, sadece yüksek bir katılım değil; birlikte düşünmeye, birlikte iyileşmeye duyulan derin ihtiyacın sessiz bir ifadesiydi.
Zamanla AB Türkiye Delegasyonu Yapılandırılmış Diyalog Toplantıları, Columbia Global Hatay Dayanıklılık Fonu, Antakya Belediyesi&STÖ Buluşması gibi buluşmalar bu ihtiyacın doğal devamı oldu. Bu toplantılarda, sivil toplumun kaynaklara erişme arzusunun ötesinde, yalnız olmadığını hissetme ihtiyacı görünür hale geldi. STGM Antakya Ofisi, tam da bu noktada, bir araçtan çok daha fazlasına dönüştü. STÖ’lerin birbirine yaklaşabildiği, sesini duyurabildiği ve yeni olasılıkları birlikte düşleyebildiği bir ortak zemin oldu.
Bu zeminde kurulan her temas, her selam, her uzun sohbet iş birliğine dönüşme potansiyeli taşıyordu. Network geliştirmek isteyen STÖ’ler ile kamu kurumlarını bir araya getirmek için yürüttüğümüz çalışmalar, yalnızca teknik eşleşmeler değil, güvene dayalı bağlar yarattı. Bu bağların zamanla somut kamu–STÖ işbirliklerine evrilmesi ise bu sürecin en kıymetli ve en umut veren tarafıydı. Çünkü burada kurulan her iş birliği Antakya’da yeniden filizlenen bir dayanışma duygusunun sessiz ama güçlü bir kanıtıydı.
Barbaros: Bu bir yıl içinde beni en çok etkileyen çalışmalar, kültür ve sanat odaklı faaliyetler oldu. Atölyelerle, sergilerle ve birlikte yapılan üretimlerle; her katılımcının iyi oluş haline kültür ve sanatın güçlü etkisi ile olumlu katkılar sağlanmasını görmek heyecan vericiydi. Bu buluşmalar, zaten her şeyini kaybetmiş bir şehrin elinde kalan belki de tek şey olan kültür sanatının daha görünür kılınmasını sağladı.
Olanaksızlıklar içinde oldurma çabası büyük bir dönüşüm
Afet sonrası sahada olmak, yeniden kurulan bir düzende çalışmak nasıl bir deneyim? Bu süreç sizi nasıl dönüştürdü?
Canan: Afet sonrası sahada olmak, duygusal ve fiziksel olarak oldukça zorlayıcı. STGM Antakya Ofisi, kentin tam merkezinde yer alıyor; çevresindeki birçok tarihi yapı ya tamamen yıkıldı ya da geri dönülemeyecek şekilde kaybedildi. Bu mekânda çalışmak, bir yandan bir şehrin yok oluşuna tanıklık etmek, diğer yandan yeniden kurulmaya çalışılan bir düzenin zorluklarıyla baş etmek anlamına geliyor.
Ancak Antakya’nın hafızası yalnızca binalarda değil. Burada, yaşamak konusunda son derece dirençli bir kültür var. Rivayete göre daha önce yedi kez yıkılıp şimdi de sekizinci kez yeniden ayağa kalkmaya çabalayan Antakya’nın, sivil toplumun verdiği mücadeleyle yeniden huzurla ve güvenle yaşanabilecek bir yer olacağına dair umudum hâlâ çok güçlü.
Barbaros: Ofiste çalışırken planlanan pek çok şeyin koşullara göre sürekli değişmesi ve olanakların oldukça kısıtlı olması, çözüm üretme refleksi gerektiriyordu. Bazen bir etkinlik tam ortasındayken elektrikler kesiliyordu, bazen de planlanan faaliyetten hemen önce ofise giden yollar kapanıyordu. Böyle anlarda Antakya’daki inşaat ve altyapı emekçileriyle yüz yüze iletişim kurup geçici çözümler üretmekten başka bir seçenek kalmıyordu. Olanaksızlıklar içinde bir şeyleri oldurmak, alışık olduğum konforlu çalışma koşullarının çok dışındaydı. Yaşadığım heyecan verici dönüşümlerden biri buydu.
Önümüzdeki yıl için en büyük hayaliniz ya da hedefiniz nedir? Antakya’da sivil toplumun geleceği için ne umuyorsunuz?
Canan: Depremin akut döneminde Hatay’da çok sayıda ulusal ve uluslararası kuruluş sahadaydı. Zamanla projeler tamamlandı, birçok kuruluş bölgeden çekildi. Bu süreç yerel STÖ’ler için hem bir boşluk hem de yeni bir sorumluluk alanı yarattı. Kaynaklara erişim hâlâ zor; ancak ulusal ve uluslararası aktörlerin sahadan çekilmesiyle yerel örgütlerin fonlara erişme ihtimalinin artacağına inanıyorum.
Yine de sürdürülebilirlik yalnızca fonla değil aynı zamanda gönüllü gücü ve asgari profesyonel insan kaynağıyla mümkün. Bu noktada Antakya’daki STÖ’lerin kamu kurumlarıyla daha güçlü işbirlikleri geliştirerek ihtiyaç duydukları kaynaklara ulaşabileceklerini umuyorum. En büyük hayalim ise Antakya’nın yeniden standart yaşam koşullarına kavuşması.
Barbaros: En büyük hayalim, yerel örgütlerin güçlendiği; kendi ihtiyaçlarını ve önceliklerini kendilerinin belirlediği, kendi kaynaklarını yaratabildiği ve bunun sonucunda toplumun dönüşebildiği bir yapıyı görebilmek. Hepimiz biliyoruz ki dışarıdan gelen kaynaklar kalıcı değil, geçici. Önümüzdeki yıl için bu şehir adına en büyük umudum, toplumun dış müdahalelerle değil, yavaş yavaş kendi öz gücüyle iyileşme sürecine girebilmesi.
"İyileşmenin başladığı yerlerden biri"
Ofisimizi bir ‘avlu’ gibi tanımlıyoruz. Peki senin bu avluda en çok hissettiğin şey neydi? Sessizlik mi, kalabalık mı, umut mu?”
Canan: Bu avluda benim için en baskın his kahve kokusu. Antakya’da insanlar birbirine çay içmeye değil, kahve içmeye gider. Kahvenin mekânla kurduğu bağ çok güçlüdür. Evinin bahçesinde, Asi Nehri’ne karşı ya da bu avluda içilen kahve farklı duygular taşır.
Avludaki aynada kendine bakmak bile başka bir his yaratır. ve en önemlisi: Antakya Ofisi, yıkılan eski Antakya evlerinden geriye kalan nadir yapılardan biri olarak, kentin hafızasını geleceğe taşıyan bir umut simgesi olmaya devam ediyor.
Barbaros: Açıkçası bu avlu benim nefes alabildiğim yerlerden biri. Ofisin kapısını her açtığımda, aklımdan, bugün şehrin durumuna katkı sağlayabileceğim bir eylemin parçası olabilir miyim ya da bir STÖ’nün başka bir STÖ’ye katkı sunduğunu görebilir miyim diye geçiriyorum. Bu sorular, içimdeki umudu daha somut ve canlı bir hâle getirdi. Bu yüzden benim için bu avlu, iyileşmeme katkısı olan yerlerden biri oldu.