Sivil toplum alanında çocuklarla çalışırken sıkça “rıza” kavramına referans veriyoruz.
Peki rıza, çocuklarla kurduğumuz tüm gündelik ilişkilenme biçimlerini (temas, bakım, iletişim, kamusal alanı paylaşma, birlikte karar alma, katılım vb.) anlamak için gerçekten yeterli bir kavram mı? Çocuklarla onların öznelik hallerini gerçekten tanıyan ve destekleyen ilişkiler kurabiliyor muyuz? Çocuklarla ilişkimizde mesele yalnızca “izin almak” mı? Onay, bu ilişkiyi dönüştürecek bir anahtar olabilir mi?
Çocuklarla nasıl bir ilişki kuruyoruz?
Efsun Sertoğlu, çocuklarla kurduğumuz her ilişkinin aynı zamanda bir güç ilişkisi olduğunu vurguluyor. Yetişkinler olarak çocukların bedenleri, zamanları, gündelik yaşamları ve kararları üzerinde belirli bir güce sahibiz. Bu nedenle mesele yalnızca çocuklardan “izin almak” değil; çocukları kendi sınırları, ihtiyaçları ve kararları olan özneler olarak gören, sınırlarını duyabilen ve tüm bunlara saygı duyan ilişkiler kurabilmek.
Sertoğlu’na göre burada asıl önemli sorulardan biri şu: Yetişkinlikten kaynaklanan gücü nasıl kullanıyoruz? Niyetimiz çocukların yaşamlarına eşlik etmek, rehberlik etmek ve onlarla güvenli ilişkiler kurmak mı; yoksa onların sınırlarını yok sayan, alanlarını daraltan ve kararlarını değersizleştiren ilişkiler mi kuruyoruz?
Neden rıza değil de onay kültürü?
Sertoğlu, “rıza” kavramının çoğu zaman hukuk alanında, özellikle de cinsel istismar, cinsel saldırı gibi şiddet durumlarının değerlendirilmesi bağlamında kullanıldığını; "onay" kavramının ise daha geniş, kapsayıcı, ilişkisel ve güçlendirici bir yaklaşım sunduğunu belirtiyor.
Yetişkinler ve çocuklar arasındaki ilişkinin dönüşmesinin ise onay kültürüyle mümkün olduğunu belirten Sertoğlu, onayın tek seferlik alınan bir izin olmadığını; aksine ilişkiler içinde öğrenilen, tekrar edilen ve zamanla içselleştirilen bir kültür olduğunu vurguluyor. Onay kültürünün yalnızca bireysel bir tutum değil; kurduğumuz sistemlerle, dilimizle ve gündelik pratiklerimizle doğrudan ilişkili olduğunun da altını çiziyor: Onay kültürü bir soru sormak ve cevap almak değildir; bir ilişki kurma niyeti ve biçimidir.
Bu yaklaşım, çocukların yalnızca “evet” demeyi değil, “hayır” diyebilmeyi de güvenle deneyimleyebildiği ilişkiler kurmayı gerektiriyor. Ve belki de en kritik soruyu ortaya koyuyor: Bir çocuk ‘evet’ dediğinde gerçekten evet mi diyor, yoksa bizden bekleneni mi yapıyor?
Bedensel söz hakkı: Sadece temas meselesi değil
Çocuklarla ilişkimizde onay kavramını çoğu zaman yalnızca fiziksel temasla sınırlı düşünüyoruz. Oysa bu, bedensel söz hakkını da içeren çok daha geniş bir alan.
Bedensel söz hakkı; çocukların bedenleriyle ilgili söz söyleme, karar alma ve görüş bildirme hakkına sahip olduklarını ifade eder. Bu kavram; çocuğun otonomisi, özerkliği, sınırlarını tanımlayıp ifade edebilmesi, özel alanını ve mahremiyetini kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Aynı zamanda başkalarının sınırlarını tanımayı ve bu sınırlara saygı duymayı da içerir. Dolayısıyla mesele yalnızca temas değildir; çocuğun kendisiyle ilgili karar alma sürecine ne ölçüde dahil olabildiği, kararlarını değiştirip değiştiremediği, sözlerinin geçerli sayılıp sayılmadığıdır.
Örneğin
- Bir çocuk fotoğrafta yer almak istiyor mu?
- Bu fotoğrafın paylaşılacağını biliyor mu?
- Paylaşıldıktan sonra fikrini değiştirebileceğini biliyor mu?
- Değiştirirse bu karar uygulanıyor mu?
- Diyelim ki bir oyuna katılmayı kabul etti, sıkıldığında o ortamdan ayrılabiliyor mu?
Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bizim kurduğumuz ilişkiye dair önemli veriler içeriyor.
Peki bu kültürü nasıl kuracağız?
Sertoğlu bu soruya net bir yanıt veriyor: Onay kültürü anlatılarak öğretilecek bir şey değil; öncelikle bir ilişki deneyimi meselesi.
Çocuklar sınırlarını ve bedensel söz haklarını, kendilerine nasıl davranıldığı üzerinden öğreniyor. “Hayır” dediklerinde duyulup duyulmadıkları, kararlarının dikkate alınıp alınmadığı ve ilişkiler içinde ne kadar alan bulabildikleri bu deneyimin temelini oluşturuyor. Sertoğlu’na göre çocuklar güvenli ilişkiler içinde hem kendi sınırlarını hem de başkalarının sınırlarına saygı duymayı öğreniyor.
"Onay kültürü çocuğu tamamen serbest bırakmak ya da tüm kararları ona devretmek anlamına gelmez. Yetişkinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine, çocuğun güvenliğini gözeten ama onun alanını işgal etmeyen bir denge kurmayı gerektirir. Çocuklarla kurulan ilişkilerde ihmal etmeyen ama işgal de etmeyen bir yetişkinlik hâlini mümkün.
Onay kültürü STÖ’ler için ne anlama geliyor?
Çocuk hakları alanında çalışan STÖ’ler için bu tartışma özellikle kritik. Çünkü mesele yalnızca çocuklarla ne yaptığımız değil; bunu nasıl yaptığımız.
Onay kültürü, sivil toplum örgütleri için yalnızca etik bir ilke değil aynı zamanda çalışma biçimlerini yeniden düşünmeyi gerektiren bir yaklaşım. Projelerimizin, iletişim dilimizin, görsel kullanımının ve tüm çalışma biçimlerimizin merkezine yerleşmesi gereken bir yaklaşım.
Çocuklarla yürütülen çalışmalarda çoğu zaman “çocuklar için en iyisini biz biliriz” varsayımıyla hareket edilebiliyoruz. Ancak onay kültürü, bu yaklaşımı sorgulamayı ve çocukları yalnızca yararlanıcılar olarak değil, süreçlerin öznesi olarak görmeyi gerektiriyor.
Ve bunun için en başta kendimize sormamız gereken soru şu: Biz çocuklarla gerçekten nasıl bir ilişki kuruyoruz?
Bu da şu soruları beraberinde getiriyor:
- Çocuklar tasarladığımız faaliyetlere gerçekten katılmak istiyor mu?
- Katıldıklarında, süreç içinde fikirlerini değiştirebilecekleri alanlar açıyor muyuz?
- Ürettiğimiz içeriklerde çocukların temsiline dair kararları kim alıyor?
- Çocukların “hayır” deme hakkı pratikte ne kadar mümkün?
Sertoğlu’nun da vurguladığı gibi mesele yalnızca çocuklara alan açmak değil, o alanın gerçekten güvenli, esnek ve geri çekilebilir olmasını sağlamak.
Özellikle iletişim ve görünürlük çalışmalarında bu sorular daha da kritik hale geliyor. Bir çocuğun bir etkinlikte yer almayı kabul etmesi, görüntüsünün her yerde paylaşılmasını kabul ettiği anlamına gelmiyor. Onay sürekliliği olan, geri çekilebilir bir süreç olarak ele alınmadığında, çocukların hak temelli temsili zedelenebiliyor.
Bu nedenle STÖ’ler için onay kültürü yalnızca “izin almak” değil, çocukların karar süreçlerine katılımını sağlamak, fikir değiştirme haklarını tanımak ve tüm bu süreçleri şeffaf ve anlaşılır kılmak anlamına geliyor.
Çocukların temsiline, onayına ve sınırlarına saygı duyan sistemler kurmak bizim elimizde!