STÖ’ler İçin Yol Haritası I Çocuk Koruma Kanunu STÖ’lere ne söylüyor?
Dünyada her üç kişiden biri çocuk. Her insan yaşamının yaklaşık dörtte birini çocuk olarak geçiriyor. Dolayısıyla çocukluk her birimiz için kritik bir dönem. Bu nedenle çocukların yaşama, gelişme, korunma ve katılım hakları uluslararası sözleşmelerle güvence altında. Ancak bu hakların anlam kazanması gündelik yaşamda ve kamu politikalarında hayata geçmesiyle mümkün.
Biz de bu yaklaşımdan hareketle çocuk hakları odaklı yaklaşımın sivil toplumda ana akım haline gelmesi için çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Bu kapsamda sivil toplum örgütlerinin izleme, raporlama ve savunuculuk kapasitelerini güçlendirmeyi hedefliyoruz.
Bu amaçla yürüttüğümüz “Çocuk Hakları Alanında Çalışan STÖ’lerin İzleme, Raporlama ve Savunuculuk Kapasitelerinin Artırılması Projesi” kapsamında bir dizi eğitim düzenliyoruz. Bu eğitimlerde başta çocuk hakları alanında çalışan örgütlerle bir araya geliyoruz. Bu eğitimlerde sıkça "Bir hak ihlaliyle karşılaştığımızda ne yapmalıyız?" sorusuyla karşılaşıyoruz.
Yine "bu hak ihlalini bildirirsek aileyle veya çevreyle sorun yaşar mıyız? Ya yanılıyorsak? Güvenliğimizi nasıl sağlarız?" gibi endişelerle karşılaşıyoruz.
Bu sorular ve kaygılar, sahada çalışan kişiler için oldukça anlaşılır. Ancak bu noktada çok net bir çerçeve var.
Sivil toplum örgütleri için faaliyet alanlarında karşılaştıkları ihmal veya istismar vakalarını bildirmek sadece etik bir sorumluluk değil; hem yasal bir zorunluluk hem de "çocuğun üstün yararı" ilkesi uyarınca hayati bir görev.
Biz de bu iki günlük yazı dizisinde Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde ihlal veya istismar durumlarıyla karşılaşıldığında ortaya çıkan bildirim yükümlülüğünü ele alacağız.
Yazı dizisinin ilk bölümünde hukuki çerçeveye odaklanacağız. İkinci gün ise bildirim süreçlerinin güvenli ve doğru bir şekilde nasıl yürütülebileceğine dair pratik öneriler paylaşacağız.
Önce kavramsal çerçeve: İhmal, istismar ve sömürü
Yazıya başlamadan önce ihmal ve istismar kavramlarını hatırlayalım.
İhmal, çocuğun bakım, gözetim, sağlık, eğitim veya duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması ya da ciddi biçimde aksatılmasıdır.
İstismar, çocuğun fiziksel, duygusal veya cinsel bütünlüğüne zarar veren ya da gelişimini olumsuz etkileyen her türlü davranışı ifade eder.
Sömürü ise çocuğun emeğinin, bedeninin, duygularının ya da kırılgan durumunun başkalarının çıkarı için kullanılmasıdır. Çocuğun ekonomik kazanç amacıyla çalıştırılması, cinsel sömürüye maruz bırakılması, suç faaliyetlerine zorlanması veya dijital ortamda istismar içeren içeriklerin üretiminde kullanılması bu kapsama girer.
Unutulmamalıdır ki; bu durumlar sadece aile içinde değil; okulda, bakım kurumlarında, dijital dünyada veya çocuklarla temas eden her türlü sosyal ortamda karşımıza çıkabilir."
2005 Reformu ve Çocuk Koruma Kanunu bize ne söylüyor?
Türkiye’de 2005 yılında ceza hukuku alanında kapsamlı bir reform yapıldı ve çocuk adalet sistemi ile koruma mekanizmalarını güçlendiren düzenlemeler hayata geçirildi.
Bu reformun önemli adımlarından biri de 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun kabul edilmesiydi. Bu Kanun, 1979 tarihli 2253 sayılı Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nu yürürlükten kaldırarak adalet sistemindeki çocuğa dair mevzuatı tek çatı altında topladı.
Aynı zamanda 1983 tarihli 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu ile tanımlanan “korunmaya muhtaç çocuk” kavramını da devralarak, çocukların korunmasına ilişkin usulleri modern çocuk hakları anlayışıyla yeniden düzenleme çabası içine girdi. Bu düzenleme ile;
Çocuk koruma hizmetleri ile çocuk adalet sistemi arasında koordinasyon sağlanmaya çalışıldı.
Adalet, sosyal hizmet, eğitim, sağlık gibi farklı kurumların işbirliği içinde çalışması için yasal zemin oluşturuldu.
Bu yaklaşım aynı zamanda anayasal bir dayanağa da sahip. Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 41. maddesi ailenin korunmasına ilişkin düzenlemenin yanında devletin çocukları korumaya yönelik gerekli tedbirleri alacağını ve çocukların her türlü istismar ve şiddete karşı korunacağını açıkça belirtir. 2010 anayasa değişikliğiyle bu maddeye çocukların korunmasına ilişkin hüküm de eklendi ve devletin çocuklara yönelik koruyucu politikalar geliştirme yükümlülüğü daha da güçlendirildi.
Bu yönüyle 2005 Reformu, adalet sistemi içindeki çocuğu sadece cezai boyutuyla değil, koruyucu ve destekleyici tedbirlerle birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşıma geçişi simgeliyor. Bu yaklaşım suça sürüklenmenin çoğu zaman yapısal eşitsizlikler, yoksulluk ve ihmalin sonucu olduğunu kabul ederek, çocuğun bireysel kusuruna odaklanan cezacı anlayıştan bilinçli bir kopuşu temsil ediyor. Dolayısıyla adalet sistemini çocuğun yaşam hakkı, gelişim hakkı ve onurunu merkeze alan hak temelli bir müdahale alanına dönüştürüyor.
Çocuk Koruma Kanunu’nun amacı “korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek” olarak tanımlanıyor.
Kanun hem suça maruz bırakılmış ya da ihmal/istismar edilmiş çocukları, hem de “suça sürüklenen çocukları” kapsayarak çocuğun yüksek yararını korumayı hedefliyor.
Bu yönüyle 2005 Reformu, adalet sistemi içindeki çocuğu sadece cezai boyutuyla değil, koruyucu ve destekleyici tedbirlerle birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşıma geçişi simgeliyor.
Bu yaklaşım suça sürüklenmenin çoğu zaman yapısal eşitsizlikler, yoksulluk ve ihmalin sonucu olduğunu kabul ederek, çocuğun bireysel kusuruna odaklanan cezacı anlayıştan bilinçli bir kopuşu temsil ediyor. Dolayısıyla adalet sistemini çocuğun yaşam hakkı, gelişim hakkı ve onurunu merkeze alan hak temelli bir müdahale alanına dönüştürüyor.
Çocuk Koruma Kanunu’nda sivil topluma yer var mı?
Çocuk Koruma Kanunu’nun 4. maddesinde Kanun’un uygulanmasında gözetilecek temel ilkeler sıralanır.
Bu ilkeler arasında çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması, çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi, ayrımcılık yapılmaması ve çocuğun süreçlere katılımının sağlanması gibi doğrudan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel prensipleriyle örtüşen hükümler yer alıyor.
Türkiye’nin 1995’ten beri taraf olduğu BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 2., 3., 6. ve 12. maddelerinde yer alan prensipler de ulusal mevzuata böylece yansıtılmış durumda. Burada dikkat çekici bir ilke de “sivil toplum kuruluşları ile işbirliği içinde çalışılması” gereği.
Çocuk Koruma Kanunu, çocuk ve ailesiyle ilgili süreçlerde kamu kurumları ve sivil toplum örgütlerinin işbirliği içinde çalışmasını temel bir ilke olarak benimser.
Bu yaklaşım, çocuk koruma sisteminde STÖ’lerin aktif bir paydaş olduğunu vurgulaması bakımından oldukça önemli. Çünkü geçmişte çocuk koruma daha çok devlet kurumlarının sorumluluğunda görülürken, yeni yaklaşım sivil toplumu da izleme, raporlama ve destek hizmetlerinde aktif bir paydaş olarak tanımlıyor.
Bu ilke sayesinde STÖ’ler,
- olası ihlal durumlarını bildirebilir,
- resmi makamlarla birlikte hareket edebilir,
- ve çocuklara psikososyal destek süreçlerinde rol alabilir.
Yine Kanun’daki bu vurgu sayesinde, STÖ’ler kendilerini sistemin dışında değil, aksine çocuk haklarını gerçekleştirmek için tam da sistemin içinde bir ortak olarak konumlandırabilir.
Bu durum Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin çocuğun her tür şiddetten korunmasını söyleyen 19. maddesiyle ve ilgili BM Komitesi Genel Yorumlarıyla da uyumludur. Çünkü uluslararası standartlar çocukların korunmasında hükümet dışı kuruluşların ve toplumun katılımını teşvik ediyor. (bkz. BM Genel Yorum No. 13 (2011); Genel Yorum No. 5 (2003), Genel Yorum No. 12 (2009)
Yazının ikinci bölümünde olası bir ihlal durumunda STÖ’lerin ihbar sorumluluğunu konuşacağız.
STGM Youtube Kanalına abone olun!
STGM YouTube Kanalı'nda çeşitli eğitimler, sunumlar ve sivil alana dair güncel tartışmalar yer alıyor. Kanalımızı şimdi inceleyin, abone olun.


